Yüksek enflasyon yaşanan dönemlerde genellikle enflasyonun sonuçlarını konuşmak magazinsel olarak daha fazla ilgi görür. Zamlanan ürün fiyatları, alım gücünün düşmesi, hayat pahalılığı ve gelir adaletsizliği gibi toplumu huzursuz eden birçok etken enflasyonun bir sonucu olarak ortaya çıkar ve tartışılır. Bununla birlikte enflasyon da aslında tek başına bir neden olmaktan ziyade birçok birleşenin bir araya gelerek ortaya çıkardığı bir sonuçtur. O halde enflasyonu tek başına bir canavar olarak görmekten bir adım daha ileriye geçip, bu canavarı besleyen kaynakları irdelemek ve kurutmak öncelik olmalıdır. Aksi takdirde enflasyon sanki tek kaynaktan beslenen ve sorumlusu da tek bir merci gibi algılanan bir olgu haline dönüşür. Bu olgu fiyat istikrarını sağlama yönündeki iradenin baştan sakatlanması anlamına gelmektedir. Bugün Türkiye’de yaşadığımız durum büyük ölçüde böyledir. Toplum enflasyonun sebeplerini tam olarak algılayamadığında, hesap soracağı mercii de eksik ya da yanlış tayin etmektedir. Peki gerçekte enflasyon kim ya da kimler yüzünden artıyor?
Arz talep dengesizliği
Enflasyonu besleyen en önemli unsurlardan biri arz-talep dengesizliğidir. Bir ekonomide talep arzdan daha hızlı artarsa ya da arzda kesintiler yaşanacak olursa (bu konuya arz şokları başlığında daha detaylı değineceğiz) satıcılar fiyatları yükselterek daha fazla para verebilecek müşteriye yönelir. Bu durum arzın sınırlı olduğu ürünlerde doğrudan fiyat artışına neden olurken, diğer ürünlerde de buluşama yoluyla fiyat artışına neden olabilir. Basit bir örnekle piyasada beyaz eşya talebinin artığını, ancak üretimin aynı hızda artamadığını düşünün. Bu durum beyaz eşya fiyatlarını net bir şekilde yukarıya çekerken, kıymetli hale gelen bu ürünün nakliyesinden, montajına, sigortasından, aracılık gelirine ve hatta bu ürünleri almak zorunda kalan herhangi bir sektörde çalışan bir ücretlinin emeğinin karşılığına istediği tutarda da bir artış söz konusu olmaktadır.
Artan talepte çoğu zaman baş aktör kredi genişlemesi olsa da, kamu harcamalarının, yatırım ürünlerinin (kur, borsa, altın, faiz) getirdiği refah etkisinin ve ücret artışlarının da ön plana çıktığı dönemler söz konusu olmaktadır. Tüm bu gerekçeleri özetleyecek olursak talep enflasyonunun arzda bir kesinti olmadığı durumlarda, “Bol Para”+ “Sınırlı Ürün” denkleminden çıktığını söylemek yanlış olmaz. Çözümü ise nettir: Kısa vadede arzı artıramıyorsan, paranın miktarını azaltmak ve/veya maliyetini artırmak. Burada sorumluluk da merkez bankalarına düşmektedir.
Maliyet enflasyonu
Üretimde girdi maliyetlerindeki artışların neden olduğu ve yönetmesi görece zor olan alanlardan biri maliyet enflasyonudur. Bir ekonomide; hammadde, enerji, işçilik, çevresel faktörler, yasal düzenlemelere uyum, finansman, nakliye, döviz kuru vs. gibi birçok nedenden dolayı üretim maliyetlerindeki kalıcı artışlar, nihai ürün fiyatlarını da yukarıya çekmektedir. Burada bahse konu maliyetlerin kontrol altında tutulabilmesi, maliye ve para politikası ile birlikte eğer sorun kronik ise yapısal reformların devreye girmesi ile mümkündür. Özellikle hammadde ya da ara mamulde ithalata bağımlı olan ekonomilerde bu durumla sıkla karşılaşılmaktadır. İthal edilen ürün fiyatları ya da kur etkisi bu maliyet artışını beraberinde getirmektedir. Örneğin petrol fiyatlarındaki artışın etkisini sınırlama adına devreye alınan eşel mobil sistemi bir mali tedbir iken, hızlı artan kurun tansiyonunu düşürmek için atılacak faiz artışı para politikası alanına girmektedir. İthal edilen ürünlerin içeride üretilmesini sağlayacak irade ise yapısal çözüm olarak adlandırılabilir.
Gevşek Para Politikası ve Bol Para
Piyasadaki para miktarının artması, tıpkı pazardaki domates tezgâhının artmasının domatesin fiyatını düşürdüğü gibi, paranın değerini düşürür. Genellikle ekonomilerde her hangi bir sebeple zayıflama olduğunda akla gelen ilk çözüm piyasadaki paranın miktarını artırmak ve maliyetini (faizini) düşürmektir. Bu tedavi semptomların hafif ve geçici olduğu dönemlerde etkili olsa da daha ciddi sorunların olduğu dönemlerde asıl sorunu gizleyerek sorunun daha da büyümesine neden olmaktadır. Hafif ateşli bir hastaya verilen doğru dozajdaki parasetamol grubu ilaçlar, ateşin geçmesini ve hastanın kendini daha iyi hissetmesini sağlarken, karaciğer yetmezliği olan bir hastaya verildiğinde hastalığın daha ileri boyutlara taşınmasına neden olmaktadır. Parasal gevşeme de tıpkı parasetamol grubu ilaçlar gibi, doğru tanıda uygun doz ve kısa süreli kullanıldığında ekonomilere fayda sağlayabilir ancak bunu bir alışkanlık haline getirmek ve dozunu artırmak enflasyonu artıracaktır. Ülkemizde 2013 ve özellikle de 2016 sonrası başlayan ve pandemi döneminde artarak devam eden bol ve ucuz paranın getirdiği enflasyon bu sürece çok net bir örnektir. Bu konuda mesuliyet bağımsız olması beklenen merkez bankalarınındır. Unutulmamalı ki, kanunla kendisine fiyat istikrarı görevi verilen bir merkez bankasının, enflasyon hedefini tutturmadan, hükümetlerin büyüme ve istihdam politikalarına destek vermesi ciddi bir politika tutarsızlığıdır.
Beklentilerdeki bozulma
Enflasyonun kendi kendini besleyen bir canavara dönüşmesindeki en önemli etkilerden biri beklentilerdeki bozulmadır. Enflasyonun gelecekte daha yüksek seviyelere çıkacağı beklentisi, fiyatları olması gerekenden daha fazla artırmaya neden olurken, artan fiyatlar başlangıçta yüksek görülen beklentilerin gerçekleşmesine neden olmaktadır. Bu durum enflasyonun kendi kendini besleyen kehanete dönüşmesine neden olmaktadır. Bu algıyı yıkmanın tek yolu ise toplumun önüne ana hedefe giden yolda gerçekçi ara hedefler koyup, bu hedeflerin gerçekleştirilebilir olduğunu göstermek, başka bir ifade ile toplumda oluşan güven kaybını ortadan kaldırmak gerekmektedir. Çünkü güven ve beklentiler çoğu zaman hedefe ulaşmada kritik rol oynamaktadır. Bu konuyu Fiyat İstikrarı 1: “Kızılelma ve Psikolojik Güç” başlıklı yazımızda detaylı olarak incelemiştik. Beklenti yönetimi ise para ve maliye politikalarının eş güdümü altında yürütülmeli, enflasyonda kronik hale gelen problemlerin çözümü içinse daha yapısal alanlara yönelmek gerekmektedir.
Dolarizasyon ve kur geçişkenliği
Türkiye’de ticarette kullanılması gereken resmi para birimi Türk Lirası (TL) olmakla birlikte, alışverişi TL ile yapılan birçok ürünün arkasında dolar ve euro başta olmak üzere yabancı para bulunmaktadır. Örneğin benzin TL ile alınmakta ama ana belirleyici petrolün varil fiyatı ve dolar kuru olmaktadır. Bir bilgisayar aldığımızda ödemeyi TL olarak yapsak da biliyoruz ki arkada “1000 dolar * o günkü dolar/TL” kuru gibi bir mantık çalışmaktadır. Türkiye resmiyette tek para birimli bir ekonomi olsa da uygulamada fiyatların belirlenmesinde dolar ve euro, TL’den daha belirleyicidir. Bu nedenle kur artışlarının enflasyon üzerindeki etkisi çok belirgindir. İthal girdi ile elde edilen ürünlerin fiyatları kur artışından doğrudan etkilerken, kurlar ile doğrudan hiçbir işi olmayan bireylerin ürettikleri ürün ve hizmetlerde de fiyat artışı görülmektedir. Örneğin mahalle berberinin maruz kaldığı hiçbir maliyet kaleminde kur etkisi olmadığını ancak berberin dışında kalan dünyada domates, beyaz eşya, araba, mobilya vs gibi ürünlerde fiyatların kurlar kaynaklı artış yaşadığını düşünün. Böyle bir senaryoda dövizle hiçbir işi olmayan berberin yaşam maliyetlerindeki artış, onun da fiyatlarını artırmasını zorunlu kılacaktır. Bu nedenle “kurlar artıyorsa berbere ne?” sorusu hamasi bir söylem olarak ortaya çıkmaktadır. Kurların yönetiminde ise dozu iyi ayarlanmış bir para politikası yönetimi gerekmekte, bunun için de adres merkez bankalarını işaret etmektedir.
Arz şokları: Savaşlar, doğal afetler ve politik tercihler
Savaşlar, doğal afetler ya da politik tercihler gibi nedenlerle tedarik zinciri kopması ya da üretimin durması, ilgili mallarda fiyatların hızla yükselmesine neden olmaktadır. Bunu yakın dönemde en net olarak Ukrayna-Rusya savaşı ve Ortadoğu’daki İran-İsrail-ABD savaşı sürecinde yaşadık. Petrol, doğalgaz, tahıl, gübre gibi ürünler gerek üretimlerin durması gerekse de tedarik yollarında yaşanan sıkıntılar nedeniyle küresel ölçüde daha pahalı hale geldi. Bu ana girdi kalemlerinde yaşanan yüksek fiyat artışları birçok alt ürün grubunda da maliyet artışına ya da üretime ara verilmesine neden oldu. Hükümetler fiyat artışlarının etkisini azaltma adına bazı vergisel düzenlemeleri hayata geçirirken, alternatif kaynak arayışları da hız kazandı. Fiyat artışlarının bu tür şoklardan kaynaklanması, ekonomi politikaları aracılığıyla çözümü de zorlaştırmaktadır. Maliye politikaları ile bu hasar aza indirilmeye çalışılsa da sürenin uzaması, bu çözüm yollarının başka mali sorunlar doğurmasına neden olmaktadır. Örneğin yapılan bir vergi indirimi, kamuda gelir kaybına ve dolayısıyla bütçe açığına, bütçe açığı kıt kaynakların kamu tarafından daha fazla talep edilerek özel sektörün dışlanmasına ve finansman maliyetlerin artmasına yol açabilmektedir.
Yapısal sorunlar
Türkiye’de enflasyonun kronikleşmesinde ve öngörülerde sürekli sapma yaşanmasında, ekonomi politikalarıyla kısa vadede değiştirilemeyecek, yapısal sorunlar olarak adlandırdığımız etkenler yer almaktadır. Bu sorunların çözüm yeri çoğu zaman TCMB ya da Hazine ve Maliye Bakanlığı olmasa da muhatabı genellikle ilk sırada TCMB ve devamında Hazine ve Maliye Bakanlığı olarak görülmektedir. Düşük tasarruf oranı, hammadde ve ara mallarda dışa bağımlılık, katma değeri düşük üretim, verimsizlik, beşeri sermaye sorunu, tarımsal planlama eksikliği, eğitim-sağlık gibi alanlarda kontrol dışı fiyatlama eğilimi Türkiye özelinde yapısal sorunlar olarak sıralanabilir. Bu sorunların bazıları sürekli olarak enflasyon üretirken, bazılarında ise mevsimsel/dönemsel (kuraklık, don, kur hareketleri vs) yaşanan şoklar enflasyon öngörüsünü ve trendini bozmaktadır. Türkiye’de enflasyonu kalıcı hale getiren temel unsurlar bunlar iken, çözümü sadece TCMB’nin para politikasında aramak sorumluluktan kaçmaktır. Para politikasının ve maliye politikasının enflasyonist etkileri azaltma konusunda başarılı olduğu dönemler olsa da kalıcı fiyat istikrarını sağlayacak olan yapısal reformlardır. Özetleyecek olursak Orman Genel Müdürlüğü’nün yaz aylarında insan kaynaklı oluşan orman yangınlarına dikkat çekmek için kullandığı “elinle yaktığın ateşi gözyaşınla söndüremezsin” cümlesini enflasyona uyarlayacak olursak “yapısal sorunlarla oluşturduğun enflasyonu tek başına para politikası ile çözemezsin” demek yanlış olmaz sanırım. Yapısal sorunlara çözüm bulmak para ve maliye politikalarının çok üzerinde bir siyasi irade ve toplumsal destek gerektirmektedir. Siyasetçinin ve toplumun bu alana neden çok fazla girmek istemediğini Fiyat İstikrarı 4: “Enflasyon Yenilince Ne Olacak?” başlıklı bölümde irdeledik.
Seçime odaklı maliye politikaları
Demokratik olgunluğun düşük olduğu, yeterli denetim mekanizmalarının kurulmadığı ve hesap verilebilirlik düzeyinin düşük olduğu toplumlarda siyasetçinin öncelikli amacı, günü kurtarmak ve devamında seçimi kazanmak olabilmektedir. Bu tür toplumlarda bağımsız olduğu düşünülen merkez bankaları bile çoğu zaman asıl hedef ve kanunla kendisine verilen sorunluluk olan “fiyat istikrarı” rotasından çıkabilmekte, maliye politikaları ile birlikte siyasetçinin öncelikli amacı olan seçimi kazanma sürecine destek olabilmektedir. Kısa vadede büyüme, istihdam ve refah artışı getiren bu politikalar, yarın değil hemen şimdi mutlu olmak isteyen toplumda da olumlu karşılık bulmaktadır. Bu tür toplumlarda bireysel mutluluk (çoğu zaman bir yanılsama olsa da) toplumun topyekûn refah artışı yaşamasının önüne geçmektedir. Vergi borcu affedilen, rasyonel olamayacak kadar düşük faizle kredi çeken, erken emekli olan, imar affı alan ya da ekonomik gerçekliklerle uyuşmayan oranda zam alan vatandaş bu işlerin yanlış olduğunu bilse bile ses çıkarmamakta hatta kendi çıkarına yönelik en büyük yanlışı vaat eden kim olursa onun yanında saf tutmaktadır. Yanlış kurgulanan ya da yanlışa yönlendirilen kamu politikalarının neden olduğu yüksek kamu harcamaları ve bütçe açıkları talep kanalıyla enflasyonu artırırken, orta ve uzun vadede oluşan açıkları kapatmak için yapılan vergi artışları da maliyet kaynaklı enflasyonu tetiklemektedir. Bu kanaldan enflasyonu artırıcı önemli bir husus da özellikle seçim zamanları ortaya çıkan ücret-enflasyon sarmalıdır. Enflasyonun çok üzerinde artan ücretler, enflasyona neden olmakta artan enflasyon ise yeniden yüksek ücret artış beklentilerini beraberinde getirmektedir. Maliye politikalarının neden olduğu enflasyonu tek başına para politikası ile dizginlemek ise çoğu zaman mümkün olmamaktadır.
Enflasyon yanlış tercihlerin bir sonucudur
Yukarıda saydığımız sebeplerin bazen biri ya da bir kaçı bazense hepsi birlikte gündeme gelerek enflasyonu oluşturmaktadır. Bu sebeplerin önem sırası enflasyonun yaşandığı döneme göre değişebilmektedir. Bu nedenle en önemliden en önemsize doğru bir sıralama yapıldığı algısı oluşmamalı, değerlendirme yapılırken içinde bulunulan dönemin özellikleri dikkate alınmalıdır. Bununla birlikte, yanlış para ve maliye politikası ile Türkiye özelinde olduğu gibi yapısal sorunlar çoğu zaman diğer sebepleri de tetikleyen, enflasyonun ana sebebi olarak karşımıza çıkmaktadır. Enflasyona sebep olan bu etkenlerin birlikte değerlendirilmesi ve fiyat istikrarının sağlanması için ilgili alanlarda topyekûn bir mücadele esastır. Dezenflasyon sürecine destek sunması gereken alanlardan birinin dahi aksaması fiyat istikrarına erişme sürecini uzatmakta ya da hedeften uzaklaştırmaktadır. Enflasyona sebep olan yukarıdaki bu başlıkları da dikkate aldığımızda, enflasyonla mücadelede;
- Para Politikası
- Maliye Politikası
- Yapısal Reformlar
- Toplumsal Mutabakat (Beklentiler)
eş güdüm halinde çalışmalıdır. Bu bacaklardan birinin dahi aksaması ya da gereğinden fazla uzaması masanın dengesini bozmakta ve fiyat istikrarının zarar görmesine neden olmaktadır.
Bir sonraki bölümde bu 4 bacağın işleyiş esaslarını ve fiyat istikrarı üzerindeki etkilerini irdeleyeceğiz.
Üzeyir DOĞAN

