
PaylaşıYORUM
Faydalı bilgiler, gündeme dair notlar ve veriye dayalı analizler ile araştırıp yorumladıklarımıza açılan kapı: PaylaşıYORUM…

Dört Bacaklı Mücadele: Enflasyonu Düşürmenin Gerçek Yolu
Enflasyonla mücadele çoğu zaman merkez bankalarının görevi gibi görünür. Oysa realite bundan çok farklı ve

Dört Bacaklı Mücadele: Enflasyonu Düşürmenin Gerçek Yolu
Enflasyonla mücadele çoğu zaman merkez bankalarının görevi gibi görünür. Oysa realite bundan çok farklı ve karmaşıktır. Enflasyonla mücadele; birbiriyle eşgüdüm halinde ilerlemek zorunda olan dört bacaklı bir politika mimarisine ihtiyaç duymaktadır. Bu dört bacak:
- Para Politikası
- Maliye Politikası
- Yapısal Reformlar
- Toplumsal Mutabakat (Beklentiler)
olarak tanımlanabilir. Bu bacaklardan birinin ya da bir kaçının aksaması ya da dozunun artması fiyat istikrarı dengesini bozmakta, diğer bacakların etki alanını sınırlamaktadır. Enflasyonu sadece parasal bir olgu olarak görmek, paranın miktarı ve maliyeti ile düzeltilebilecek kadar basit bir sorun olduğu algısını beslemektedir. Oysa önceki bölümde de bahsettiğimiz üzere enflasyonu besleyen birbirinden farklı birçok başlık bulunmaktadır. Bu başlıkları kontrol altında tutabilmek içinse yukarıda saydığımız birbirini tamamlayan dört bacağın koordineli bir şekilde çalışması gerekmektedir.

Fiyat istikrarını bu dört bacak üzerine inşa edilmiş masanın tam ortasında durması gereken bir küp olarak tanımlayacak olursak, bacakların dengesinin bozulması bu küpün masa üzerinde kaymasına ve dengenin çok daha bozulması durumunda ise düşüp kırılmasına neden olmaktadır. Türkiye’de maalesef bu masa dengeli bir şekilde inşa edilememiş, küp zaman zaman masanın üzerine çıkarılmaya çalışılsa da masada tutabilmek çok mümkün olmamıştır. Bu bölümde masanın dört bacağını dengede tutmak için kullanılan araçları ve etkilerini detaylı bir şekilde inceledikten sonra, masanın dengede kalabilmesi için bu dört bacağın koordinasyonu üzerinde duracağız.
Para Politikası
Para politikasının temel işlevi fiyat istikrarını sağlama adına, talebi ve beklentileri yönetmek olarak özetlenebilir. Talebi belirleyen en önemli unsurlardan biri paranın miktarı, maliyeti ve dolaşım hızıdır. Bu nedenle etkin bir para politikası yönetimi için ilk olarak piyasadaki paranın miktarının, faizinin ve dolaşım hızının doğru ayarlanması gerekmektedir. Merkez bankaları bunun için
- Faiz oranları (Politika, borç alma/verme vs.)
- Açık piyasa işlemleri
- Zorunlu karşılıklar
- Makroihtiyati önlemler (Likidite yönetimi, kredi büyümesini sınırlayıcı araçlar vs.)
gibi araçları kullanır. Piyasada faizi, miktarı ve dolaşım hızı doğru ayarlanan bir para politikası, tek başına enflasyonu engelleyemese bile, sadece burada yapılacak bir yanlış enflasyonun kontrolden çıkmasına neden olabilmektedir. Bu nedenle enflasyonla mücadele ve fiyat istikrarının devamı için en kritik görevin bu bacağı yönetmek olduğunu söyleyebiliriz. Bu yönetimin günlük siyasetin dışında tutulabilmesi adına “bağımsız merkez bankacılığı” söylemi ortaya çıkmıştır. Paranın miktarının, faizinin ve dolaşım hızının doğru oluşturulması; ülke para biriminin değerini (kurlar) ve istikrarını da tayin etmektedir. Merkez bankalarının bu süreçte önemli görevlerinden biri de döviz rezerv politikalarını yönetmektedir. Güçlü bir rezerv, istikrarlı bir kur için ön koşul olmakla birlikte toplumun merkez bankasına güvenini de artırmaktadır. Özetle merkez bankalarından ilk olarak beklenen yukarıda saydığımız araçları kullanarak, piyasadaki paranın miktarını ve faizini doğru konumlandırması ve güçlü bir rezerv politikası inşa etmesidir. Bu yapı kurulduktan sonra iletişim kanallarını kullanarak beklentileri yönetmek, tek başına olmasa da merkez bankalarının da önemli görev alanlarından biridir.
Maliye Politikası
Enflasyonla mücadele ve fiyat istikrarının sürdürülebilir olmasında maliye politikalarının işlevi;
- kısa vadede talebi dengelemek,
- orta ve uzun vadede ise arzı artırıcı zemin hazırlamaktır.
Maliye politikalarının ilk ayağı olan kısa vadeli talebi dengeleme adımında kamu harcamalarının kısıtlanması ve vergi artışları akla gelen ilk uygulamalardır. Bu çerçevede bütçe açığı kontrolü, kamu harcama disiplinin sağlanması, vergi politikası, kamu ücret ve transfer fiyatlamaları, sosyal destekler gibi alanlar maliye politikasının etkin olduğu başlıklardır. Bununla birlikte yönetilen ve yönlendirilen ürünlerdeki fiyat artışları da enflasyon üzerinde önemli bir baskı kalemi olarak görülmektedir. Tüm bu alanların merkez bankasının para politikası hedefiyle uyumlu olması esastır. Mali disiplinin zayıf olduğu ekonomilerde, para politikası zaman içinde mali politikalara ayak uydurarak (bu durum mali baskınlık olarak adlandırılır) enflasyonla mücadeleyi daha zor hale getirmektedir. Maliye politikaları gaza basarken, merkez bankalarının frene basması gereksiz enerji israfı ve dengesizlikler doğurmaktadır. Sürecin uzaması genelde ayağın frenden çekilmesi ile sonuçlanmakta ve enflasyon canavarı şahlandırılmaktadır. Maliye politikaların orta ve uzun vadeli işlevleri arasında birazdan değineceğimiz yapısal reformlar ayağına destek de bulunmaktadır. Arzı artırıcı alanlara sağlanacak kredi imkânları ve vergisel teşvikler ilk akla gelen uygulama alanlarıdır. Özetle maliye politikalarının temel işlevi, kamu eliyle enflasyona sebep verecek talep artışının önüne geçmek, yönettiği ve yönlendirdiği ürünlerdeki fiyat artışları ile enflasyonu beslememek ve sağladığı teşviklerle arzın artışına destek olmaktır.
Yapısal Reformlar
Enflasyonla mücadele ve devamında aslolan fiyat istikrarını sağlama ve kalıcı hale getirilmesinde en önemli bacaklardan biri yapısal reformlardır. Yapısal reformlar para politikasının (merkez bankasının bağımsızlığı) ve maliye politikasının (şeffaf, öngörülebilir ve denetlenebilir bütçe) hedeften sapmasını engelleyici hukuki düzenlemelerden, arzın istikrar kazanmasını sağlayacak nitelikli istihdam ve altyapı düzenlemelerine kadar çok geniş bir alanı kapsamaktadır.
- Türkiye’de özellikle gıda fiyatlarının diğer ülkelere göre öngörülemez ve çok dalgalı olmasını engelleyecek olan tarımsal planlamaları,
- işgücünün daha nitelikli hale getirilmesini sağlayacak eğitim reformlarını,
- daha fazla yabancı yatırımcı çekebilmek için mülkiyet hakkını ve adil rekabeti önceleyen hukuki düzenlemeleri,
- maliyet avantajı için enerji ve lojistik altyapıyı güçlendirmeyi,
- veri güvenilirliğini artırarak öngörülebilir bir ekosistem oluşturmayı
başlıca yapısal reformlar olarak sıralamak mümkün. Yapısal reformların temel amacı; maliyet enflasyonunu azaltmak, arz kapasitesini büyütmek ve istikrara kavuşmasını sağlayarak kalıcı fiyat istikrarına ulaşmaktır. Enflasyonla mücadelede ülkemizde en çok aksayan bacaklardan biridir.
Toplumsal Mutabakat ve Beklentiler
Bir ekonomide paydaşların ortaya konan programa ve hedeflere inanması, programın başarıyla yürütülmesini ve hedeflere ulaşılmasını kolaylaştırır. Paydaşların inancını artırmak içinse uygulanan programın öncelikle ortak ve ulaşılabilir bir hedefe işaret etmesi, şeffaf, öngörülebilir, tutarlı ve sorgulanabilir olması ön koşuldur. Bu koşulları sağlayan bir programın oluşturulduktan sonra programın toplumda kabul görmesini sağlayacak üç koşul vardır. Bunlar:
- Programın uygulanması yönünde güçlü bir irade,
- Güvenilir bir iletişim politikası,
- Kademe kademe gerçekleşen ara hedefler.
Bu üç koşulun sağlanması; beklentilerin çıpalanmasını ve enflasyonda atalete neden olan psikolojinin kırılmasını sağlayarak dezenflasyonist sürecin hızlanmasını sağlayacaktır. Özetle; beklentilerin gerçeği şekillendirici etkisi görülecektir.
Sonuç: “Enflasyon Tek Araçla Düşmez”
Enflasyonla mücadele dört bacaklı bir masayı dengede tutmaya benzer. Bu bacaklardan para ve maliye politikası daha çok talep enflasyonunu, yapısal reformlar maliyet enflasyonunu, toplumsal mutabakat ise beklenti enflasyonunu hedef alır. Bu masanın bacakları sürekli hareket halinde uzayıp kısalan bir yapıya sahiptir. Bu uzama ve kısalmalar her zaman istem dışı olmayıp, politika yapıcıların ekonomideki enflasyon dışındaki hedefleri destekleme adına bilinçli bir şekilde gerçekleştirdikleri aksiyonlar olabilir. Amaç masa üzerinde bulunan fiyat istikrarı küpünü masa üzerinde tutmaktır. Küp masa üzerinde tutulduğu sürece bu hareketler ekonomiye dinamizm katabilir. Ancak unutulmamalı ki; bir bacak dengesizse masa sallanır, iki bacak dengesizse masa devrilir. Masanın dengede kalabilmesi için bir bacak uzadığında ya da kısaldığında diğer bacakların da buna ayak uydurması esastır. Ancak tüm bacaklar yanlış yönde eş güdüm halinde uzuyor ya da kısalıyorsa, masa dengede olsa bile bunun sonucu hiperenflasyon ya da deflasyon olabilir. Bu nedenle masanın bacak uzunluklarının, standartların dışına çok fazla çıkmaması gerekir.
Enflasyonla mücadelede en büyük yanılgı, tek bir politika bacağının doğru konumlanmasının yeterli olacağı inancıdır. Para politikası sıkılaştırılırken maliye politikası gevşek kaldığında ya da yapısal reformlar ihmal edildiğinde, uygulanan programlar ya başarısız olmakta ya da geçici sonuçlar üretmektedir. Özetle enflasyonla mücadele, iyi konumlanmış bir orkestra şefi öncülüğünde gerçekleşen bir senfoni orkestrası gibidir. Tüm paydaşların aynı notadan çalması, bu senfoninin dinlenilebilir olmasının ön koşuludur.
Üzeyir DOĞAN
Enflasyon neden mi sonuç mu? Enflasyonu besleyen temel sorunlar
Yüksek enflasyon yaşanan dönemlerde genellikle enflasyonun sonuçlarını konuşmak magazinsel olarak daha fazla ilgi görür. Zamlanan

Enflasyon neden mi sonuç mu? Enflasyonu besleyen temel sorunlar
Yüksek enflasyon yaşanan dönemlerde genellikle enflasyonun sonuçlarını konuşmak magazinsel olarak daha fazla ilgi görür. Zamlanan ürün fiyatları, alım gücünün düşmesi, hayat pahalılığı ve gelir adaletsizliği gibi toplumu huzursuz eden birçok etken enflasyonun bir sonucu olarak ortaya çıkar ve tartışılır. Bununla birlikte enflasyon da aslında tek başına bir neden olmaktan ziyade birçok birleşenin bir araya gelerek ortaya çıkardığı bir sonuçtur. O halde enflasyonu tek başına bir canavar olarak görmekten bir adım daha ileriye geçip, bu canavarı besleyen kaynakları irdelemek ve kurutmak öncelik olmalıdır. Aksi takdirde enflasyon sanki tek kaynaktan beslenen ve sorumlusu da tek bir merci gibi algılanan bir olgu haline dönüşür. Bu olgu fiyat istikrarını sağlama yönündeki iradenin baştan sakatlanması anlamına gelmektedir. Bugün Türkiye’de yaşadığımız durum büyük ölçüde böyledir. Toplum enflasyonun sebeplerini tam olarak algılayamadığında, hesap soracağı mercii de eksik ya da yanlış tayin etmektedir. Peki gerçekte enflasyon kim ya da kimler yüzünden artıyor?
Arz talep dengesizliği
Enflasyonu besleyen en önemli unsurlardan biri arz-talep dengesizliğidir. Bir ekonomide talep arzdan daha hızlı artarsa ya da arzda kesintiler yaşanacak olursa (bu konuya arz şokları başlığında daha detaylı değineceğiz) satıcılar fiyatları yükselterek daha fazla para verebilecek müşteriye yönelir. Bu durum arzın sınırlı olduğu ürünlerde doğrudan fiyat artışına neden olurken, diğer ürünlerde de buluşama yoluyla fiyat artışına neden olabilir. Basit bir örnekle piyasada beyaz eşya talebinin artığını, ancak üretimin aynı hızda artamadığını düşünün. Bu durum beyaz eşya fiyatlarını net bir şekilde yukarıya çekerken, kıymetli hale gelen bu ürünün nakliyesinden, montajına, sigortasından, aracılık gelirine ve hatta bu ürünleri almak zorunda kalan herhangi bir sektörde çalışan bir ücretlinin emeğinin karşılığına istediği tutarda da bir artış söz konusu olmaktadır.
Artan talepte çoğu zaman baş aktör kredi genişlemesi olsa da, kamu harcamalarının, yatırım ürünlerinin (kur, borsa, altın, faiz) getirdiği refah etkisinin ve ücret artışlarının da ön plana çıktığı dönemler söz konusu olmaktadır. Tüm bu gerekçeleri özetleyecek olursak talep enflasyonunun arzda bir kesinti olmadığı durumlarda, “Bol Para”+ “Sınırlı Ürün” denkleminden çıktığını söylemek yanlış olmaz. Çözümü ise nettir: Kısa vadede arzı artıramıyorsan, paranın miktarını azaltmak ve/veya maliyetini artırmak. Burada sorumluluk da merkez bankalarına düşmektedir.
Maliyet enflasyonu
Üretimde girdi maliyetlerindeki artışların neden olduğu ve yönetmesi görece zor olan alanlardan biri maliyet enflasyonudur. Bir ekonomide; hammadde, enerji, işçilik, çevresel faktörler, yasal düzenlemelere uyum, finansman, nakliye, döviz kuru vs. gibi birçok nedenden dolayı üretim maliyetlerindeki kalıcı artışlar, nihai ürün fiyatlarını da yukarıya çekmektedir. Burada bahse konu maliyetlerin kontrol altında tutulabilmesi, maliye ve para politikası ile birlikte eğer sorun kronik ise yapısal reformların devreye girmesi ile mümkündür. Özellikle hammadde ya da ara mamulde ithalata bağımlı olan ekonomilerde bu durumla sıkla karşılaşılmaktadır. İthal edilen ürün fiyatları ya da kur etkisi bu maliyet artışını beraberinde getirmektedir. Örneğin petrol fiyatlarındaki artışın etkisini sınırlama adına devreye alınan eşel mobil sistemi bir mali tedbir iken, hızlı artan kurun tansiyonunu düşürmek için atılacak faiz artışı para politikası alanına girmektedir. İthal edilen ürünlerin içeride üretilmesini sağlayacak irade ise yapısal çözüm olarak adlandırılabilir.
Gevşek Para Politikası ve Bol Para
Piyasadaki para miktarının artması, tıpkı pazardaki domates tezgâhının artmasının domatesin fiyatını düşürdüğü gibi, paranın değerini düşürür. Genellikle ekonomilerde her hangi bir sebeple zayıflama olduğunda akla gelen ilk çözüm piyasadaki paranın miktarını artırmak ve maliyetini (faizini) düşürmektir. Bu tedavi semptomların hafif ve geçici olduğu dönemlerde etkili olsa da daha ciddi sorunların olduğu dönemlerde asıl sorunu gizleyerek sorunun daha da büyümesine neden olmaktadır. Hafif ateşli bir hastaya verilen doğru dozajdaki parasetamol grubu ilaçlar, ateşin geçmesini ve hastanın kendini daha iyi hissetmesini sağlarken, karaciğer yetmezliği olan bir hastaya verildiğinde hastalığın daha ileri boyutlara taşınmasına neden olmaktadır. Parasal gevşeme de tıpkı parasetamol grubu ilaçlar gibi, doğru tanıda uygun doz ve kısa süreli kullanıldığında ekonomilere fayda sağlayabilir ancak bunu bir alışkanlık haline getirmek ve dozunu artırmak enflasyonu artıracaktır. Ülkemizde 2013 ve özellikle de 2016 sonrası başlayan ve pandemi döneminde artarak devam eden bol ve ucuz paranın getirdiği enflasyon bu sürece çok net bir örnektir. Bu konuda mesuliyet bağımsız olması beklenen merkez bankalarınındır. Unutulmamalı ki, kanunla kendisine fiyat istikrarı görevi verilen bir merkez bankasının, enflasyon hedefini tutturmadan, hükümetlerin büyüme ve istihdam politikalarına destek vermesi ciddi bir politika tutarsızlığıdır.
Beklentilerdeki bozulma
Enflasyonun kendi kendini besleyen bir canavara dönüşmesindeki en önemli etkilerden biri beklentilerdeki bozulmadır. Enflasyonun gelecekte daha yüksek seviyelere çıkacağı beklentisi, fiyatları olması gerekenden daha fazla artırmaya neden olurken, artan fiyatlar başlangıçta yüksek görülen beklentilerin gerçekleşmesine neden olmaktadır. Bu durum enflasyonun kendi kendini besleyen kehanete dönüşmesine neden olmaktadır. Bu algıyı yıkmanın tek yolu ise toplumun önüne ana hedefe giden yolda gerçekçi ara hedefler koyup, bu hedeflerin gerçekleştirilebilir olduğunu göstermek, başka bir ifade ile toplumda oluşan güven kaybını ortadan kaldırmak gerekmektedir. Çünkü güven ve beklentiler çoğu zaman hedefe ulaşmada kritik rol oynamaktadır. Bu konuyu Fiyat İstikrarı 1: “Kızılelma ve Psikolojik Güç” başlıklı yazımızda detaylı olarak incelemiştik. Beklenti yönetimi ise para ve maliye politikalarının eş güdümü altında yürütülmeli, enflasyonda kronik hale gelen problemlerin çözümü içinse daha yapısal alanlara yönelmek gerekmektedir.
Dolarizasyon ve kur geçişkenliği
Türkiye’de ticarette kullanılması gereken resmi para birimi Türk Lirası (TL) olmakla birlikte, alışverişi TL ile yapılan birçok ürünün arkasında dolar ve euro başta olmak üzere yabancı para bulunmaktadır. Örneğin benzin TL ile alınmakta ama ana belirleyici petrolün varil fiyatı ve dolar kuru olmaktadır. Bir bilgisayar aldığımızda ödemeyi TL olarak yapsak da biliyoruz ki arkada “1000 dolar * o günkü dolar/TL” kuru gibi bir mantık çalışmaktadır. Türkiye resmiyette tek para birimli bir ekonomi olsa da uygulamada fiyatların belirlenmesinde dolar ve euro, TL’den daha belirleyicidir. Bu nedenle kur artışlarının enflasyon üzerindeki etkisi çok belirgindir. İthal girdi ile elde edilen ürünlerin fiyatları kur artışından doğrudan etkilerken, kurlar ile doğrudan hiçbir işi olmayan bireylerin ürettikleri ürün ve hizmetlerde de fiyat artışı görülmektedir. Örneğin mahalle berberinin maruz kaldığı hiçbir maliyet kaleminde kur etkisi olmadığını ancak berberin dışında kalan dünyada domates, beyaz eşya, araba, mobilya vs gibi ürünlerde fiyatların kurlar kaynaklı artış yaşadığını düşünün. Böyle bir senaryoda dövizle hiçbir işi olmayan berberin yaşam maliyetlerindeki artış, onun da fiyatlarını artırmasını zorunlu kılacaktır. Bu nedenle “kurlar artıyorsa berbere ne?” sorusu hamasi bir söylem olarak ortaya çıkmaktadır. Kurların yönetiminde ise dozu iyi ayarlanmış bir para politikası yönetimi gerekmekte, bunun için de adres merkez bankalarını işaret etmektedir.
Arz şokları: Savaşlar, doğal afetler ve politik tercihler
Savaşlar, doğal afetler ya da politik tercihler gibi nedenlerle tedarik zinciri kopması ya da üretimin durması, ilgili mallarda fiyatların hızla yükselmesine neden olmaktadır. Bunu yakın dönemde en net olarak Ukrayna-Rusya savaşı ve Ortadoğu’daki İran-İsrail-ABD savaşı sürecinde yaşadık. Petrol, doğalgaz, tahıl, gübre gibi ürünler gerek üretimlerin durması gerekse de tedarik yollarında yaşanan sıkıntılar nedeniyle küresel ölçüde daha pahalı hale geldi. Bu ana girdi kalemlerinde yaşanan yüksek fiyat artışları birçok alt ürün grubunda da maliyet artışına ya da üretime ara verilmesine neden oldu. Hükümetler fiyat artışlarının etkisini azaltma adına bazı vergisel düzenlemeleri hayata geçirirken, alternatif kaynak arayışları da hız kazandı. Fiyat artışlarının bu tür şoklardan kaynaklanması, ekonomi politikaları aracılığıyla çözümü de zorlaştırmaktadır. Maliye politikaları ile bu hasar aza indirilmeye çalışılsa da sürenin uzaması, bu çözüm yollarının başka mali sorunlar doğurmasına neden olmaktadır. Örneğin yapılan bir vergi indirimi, kamuda gelir kaybına ve dolayısıyla bütçe açığına, bütçe açığı kıt kaynakların kamu tarafından daha fazla talep edilerek özel sektörün dışlanmasına ve finansman maliyetlerin artmasına yol açabilmektedir.
Yapısal sorunlar
Türkiye’de enflasyonun kronikleşmesinde ve öngörülerde sürekli sapma yaşanmasında, ekonomi politikalarıyla kısa vadede değiştirilemeyecek, yapısal sorunlar olarak adlandırdığımız etkenler yer almaktadır. Bu sorunların çözüm yeri çoğu zaman TCMB ya da Hazine ve Maliye Bakanlığı olmasa da muhatabı genellikle ilk sırada TCMB ve devamında Hazine ve Maliye Bakanlığı olarak görülmektedir. Düşük tasarruf oranı, hammadde ve ara mallarda dışa bağımlılık, katma değeri düşük üretim, verimsizlik, beşeri sermaye sorunu, tarımsal planlama eksikliği, eğitim-sağlık gibi alanlarda kontrol dışı fiyatlama eğilimi Türkiye özelinde yapısal sorunlar olarak sıralanabilir. Bu sorunların bazıları sürekli olarak enflasyon üretirken, bazılarında ise mevsimsel/dönemsel (kuraklık, don, kur hareketleri vs) yaşanan şoklar enflasyon öngörüsünü ve trendini bozmaktadır. Türkiye’de enflasyonu kalıcı hale getiren temel unsurlar bunlar iken, çözümü sadece TCMB’nin para politikasında aramak sorumluluktan kaçmaktır. Para politikasının ve maliye politikasının enflasyonist etkileri azaltma konusunda başarılı olduğu dönemler olsa da kalıcı fiyat istikrarını sağlayacak olan yapısal reformlardır. Özetleyecek olursak Orman Genel Müdürlüğü’nün yaz aylarında insan kaynaklı oluşan orman yangınlarına dikkat çekmek için kullandığı “elinle yaktığın ateşi gözyaşınla söndüremezsin” cümlesini enflasyona uyarlayacak olursak “yapısal sorunlarla oluşturduğun enflasyonu tek başına para politikası ile çözemezsin” demek yanlış olmaz sanırım. Yapısal sorunlara çözüm bulmak para ve maliye politikalarının çok üzerinde bir siyasi irade ve toplumsal destek gerektirmektedir. Siyasetçinin ve toplumun bu alana neden çok fazla girmek istemediğini Fiyat İstikrarı 4: “Enflasyon Yenilince Ne Olacak?” başlıklı bölümde irdeledik.
Seçime odaklı maliye politikaları
Demokratik olgunluğun düşük olduğu, yeterli denetim mekanizmalarının kurulmadığı ve hesap verilebilirlik düzeyinin düşük olduğu toplumlarda siyasetçinin öncelikli amacı, günü kurtarmak ve devamında seçimi kazanmak olabilmektedir. Bu tür toplumlarda bağımsız olduğu düşünülen merkez bankaları bile çoğu zaman asıl hedef ve kanunla kendisine verilen sorunluluk olan “fiyat istikrarı” rotasından çıkabilmekte, maliye politikaları ile birlikte siyasetçinin öncelikli amacı olan seçimi kazanma sürecine destek olabilmektedir. Kısa vadede büyüme, istihdam ve refah artışı getiren bu politikalar, yarın değil hemen şimdi mutlu olmak isteyen toplumda da olumlu karşılık bulmaktadır. Bu tür toplumlarda bireysel mutluluk (çoğu zaman bir yanılsama olsa da) toplumun topyekûn refah artışı yaşamasının önüne geçmektedir. Vergi borcu affedilen, rasyonel olamayacak kadar düşük faizle kredi çeken, erken emekli olan, imar affı alan ya da ekonomik gerçekliklerle uyuşmayan oranda zam alan vatandaş bu işlerin yanlış olduğunu bilse bile ses çıkarmamakta hatta kendi çıkarına yönelik en büyük yanlışı vaat eden kim olursa onun yanında saf tutmaktadır. Yanlış kurgulanan ya da yanlışa yönlendirilen kamu politikalarının neden olduğu yüksek kamu harcamaları ve bütçe açıkları talep kanalıyla enflasyonu artırırken, orta ve uzun vadede oluşan açıkları kapatmak için yapılan vergi artışları da maliyet kaynaklı enflasyonu tetiklemektedir. Bu kanaldan enflasyonu artırıcı önemli bir husus da özellikle seçim zamanları ortaya çıkan ücret-enflasyon sarmalıdır. Enflasyonun çok üzerinde artan ücretler, enflasyona neden olmakta artan enflasyon ise yeniden yüksek ücret artış beklentilerini beraberinde getirmektedir. Maliye politikalarının neden olduğu enflasyonu tek başına para politikası ile dizginlemek ise çoğu zaman mümkün olmamaktadır.
Enflasyon yanlış tercihlerin bir sonucudur
Yukarıda saydığımız sebeplerin bazen biri ya da bir kaçı bazense hepsi birlikte gündeme gelerek enflasyonu oluşturmaktadır. Bu sebeplerin önem sırası enflasyonun yaşandığı döneme göre değişebilmektedir. Bu nedenle en önemliden en önemsize doğru bir sıralama yapıldığı algısı oluşmamalı, değerlendirme yapılırken içinde bulunulan dönemin özellikleri dikkate alınmalıdır. Bununla birlikte, yanlış para ve maliye politikası ile Türkiye özelinde olduğu gibi yapısal sorunlar çoğu zaman diğer sebepleri de tetikleyen, enflasyonun ana sebebi olarak karşımıza çıkmaktadır. Enflasyona sebep olan bu etkenlerin birlikte değerlendirilmesi ve fiyat istikrarının sağlanması için ilgili alanlarda topyekûn bir mücadele esastır. Dezenflasyon sürecine destek sunması gereken alanlardan birinin dahi aksaması fiyat istikrarına erişme sürecini uzatmakta ya da hedeften uzaklaştırmaktadır. Enflasyona sebep olan yukarıdaki bu başlıkları da dikkate aldığımızda, enflasyonla mücadelede;
- Para Politikası
- Maliye Politikası
- Yapısal Reformlar
- Toplumsal Mutabakat (Beklentiler)
eş güdüm halinde çalışmalıdır. Bu bacaklardan birinin dahi aksaması ya da gereğinden fazla uzaması masanın dengesini bozmakta ve fiyat istikrarının zarar görmesine neden olmaktadır.
Bir sonraki bölümde bu 4 bacağın işleyiş esaslarını ve fiyat istikrarı üzerindeki etkilerini irdeleyeceğiz.
Üzeyir DOĞAN
TÜFE Bülteni Nasıl Okunur? Enflasyonu Doğru Yorumlamanın Anahtarı
TÜİK her ayın başında enflasyon rakamlarını açıklıyor. Peki, bu rakamlar bize ne anlatıyor? Enflasyon artıyor,

TÜFE Bülteni Nasıl Okunur? Enflasyonu Doğru Yorumlamanın Anahtarı
TÜİK her ayın başında enflasyon rakamlarını açıklıyor. Peki, bu rakamlar bize ne anlatıyor? Enflasyon artıyor, düşüyor ama hangi ürünler buna sebep oluyor? Aylık, yıllık, bir önceki yılın aralık ayına göre ve 12 aylık ortalamalara göre kavramları ne ifade ediyor? Enflasyona ezilmemek için maaşım ve kiram ne kadar artmalı?
Tüketici Fiyat Endeksi (TÜFE), hanehalklarının nihai tüketim amacıyla satın aldığı mal ve hizmetlerin fiyatlarının zaman içindeki değişimi ölçen bir göstergedir. Ağırlık ve miktarların sabit olduğu (TÜİK her yıl bu rakamlarda değişiklik yapar) belirli bir mal ve hizmet sepetinin dönem içinde fiyat değişimleri bu endekse yansıtılmaktadır.
Bunu bir örnek ile gösterecek olursak, her ay aynı kahvaltıyı yaptığınızı hayal edin. Aşağıdaki tabloda her ay düzenli olarak yaptığınız kahvaltıda masanızda yer alan kahvaltılık ürünlerin yer aldığı bir “Kahvaltılık Endeksi” oluşturulmuştur. Buradaki ürünlerin beş aylık döneme ilişkin fiyat bilgileri de tabloda görülmektedir. İlk ay toplam fiyat 1.580 TL olurken, bir sonraki ay buradaki ürünlerin toplam değeri 1.675 TL olmuştur. Sonraki dönemlerin toplamları da tabloda yer almaktadır.

Tabloda yer alan “Endeks Değeri” satırı ise toplam fiyatın zaman içerisindeki oransal değişimini ölçmek için kullandığımız bir göstergedir. İlk ay toplam değeri olan 1.580 TL, oluşturduğumuz bu endeksimizde 100 olarak kabul edilmiştir. Endeks oluşturmalarda genelde başlangıç rakamı 100 olarak kullanılmakla birlikte, bu rakam endeksi oluşturan tarafından dilediği şekilde belirlenebilir. Daha sonraki aylar için endeks değeri; “1.580 = 100 ise 1.675 ( ve sonrasında 1.610 – 1.700 – 1.735) kaç eder?” hesabıyla ikinci ay “1.675*100/1.580”, üçüncü ay “1.610*100/1.580” şeklinde devam eden formüllerle hesap edilmiştir. “Aylık Değişim” ise ilgili aydaki değerin bir önceki ayki değere bölünmesiyle ortaya çıkan yüzdesel oranı göstermektedir. Bu oran, toplam tutar ya da endeks değerleri üzerinden de hesaplanabilmektedir.
TÜİK tarafından açıklanan TÜFE kapsamında hanehalklarının bireysel tüketim harcamaları; “gıda ve alkolsüz içecekler”, “alkollü içecekler, tütün ve tütün ürünleri”, “giyim ve ayakkabı”, “konut, su, elektrik, gaz ve diğer yakıtlar”, “mobilya ve ev eşyaları”, “sağlık”, “ulaştırma”, “bilgi ve iletişim”, “eğlence, dinlence, spor ve kültür”, “eğitim hizmetleri”, “lokantalar ve konaklama hizmetleri”, “sigorta ve finansal hizmetler” ve “çeşitli mal ve hizmetler” olmak üzere 13 ana harcama grubu altında sınıflandırılmaktadır. Bu harcama grupları altında 2026 itibariyle, hanehalkının tüketim alışkanlıklarını en iyi şekilde yansıttığı düşünülen 972 farklı kalem bulunmaktadır.
Yukarıdaki Kahvaltılık Endeksi’nden farklı olarak TÜFE için hazırlanan sepette, bu 13 ana harcama grubunun ve bu gruplarda yer alan 972 kalemin hepsinin birer ağırlığı bulunmaktadır. Bahsi geçen bu 972 kalem ürünün fiyatlarındaki değişim oranlarının ve sepet içindeki ağırlıklarının çarpımlarının toplamı (basit bir mantıkla gösterecek olursak TÜFE = Σ (Ağırlık × Fiyat Değişimi)) aylık TÜFE rakamını vermektedir. Ana harcama gruplarının ağırlıklarına ve endeks üzerindeki etkilerine bir önceki bölümde değinmiştik. İlgi duyanlar “Enflasyon Nedir? TÜFE Nasıl Hesaplanır?” başlıklı bölümü okuyabilirler.
Yapılan bu hesaplamalar sonunda toplam ürün sepetinin fiyatında olan değişimleri gösteren aşağıdaki şekilde bir endeks serisi oluşturulmuştur. Kahvaltılık Endeksi örneğinde ilk ay rakamı 100 olarak kabul edilirken, TÜİK tarafından açıklanan yeni seri TÜFE’de 2025 yılı ağırlıklı fiyat toplamını gösteren ayların ortalama değeri 100 olarak alınmıştır. (Tablodaki mavi satırın ortalaması =100)
Bu tabloya göre 2025 yılında ortalama 100 TL olan bir harcama sepeti, geriye gidilerek 2005 yılı ocak ayında alınmış olsaydı 3,60 TL olarak gerçekleşecekti. Aynı sepet 2026 yılı mart ayında ise 121,47 TL olmuştur.

TÜİK tarafından her ayın 3.’de (tatil gününe denk gelmesi durumunda izleyen ilk iş günü) açıklanan TÜFE Bülteni’nde ilk parağrafta TÜFE’nin, aylık, bir önceki yılın aralık ayına, bir önceki yılın aynı ayına ve on iki aylık ortalamalara göre değişimine yer verilmektedir. Aşağıdaki tablo Mart 2026 TÜFE Bülteni’ne aittir ve ilgili ayın önceki iki yıllık dönemi de karşılaştırma yapmak amacıyla paylaşılmaktadır.

Tabloda en son değeri gösteren Mart 2026 rakamları için;
- Bir önceki aya göre değişim oranı (AYLIK) ; (Mart 2026 / Şubat 2026-1)*100 formülü ile (121,47 / 119,16-1)*100= 1,94
- Bir önceki yılın Aralık ayına göre değişim oranı (YILBAŞINA GÖRE); (Mart 2026 / Aralık 2025 -1)*100 formülü ile (121,47 / 110,39-1)*100= 10,04
- Bir önceki yılın aynı ayına göre değişim oranı (YILLIK); (Mart 2026 / Mart 2025 -1)*100 formülü ile (121,47 / 92,82-1)*100= 30,87
Yıllık enflasyon hesaplanırken yalnızca son ay yaşanan fiyat artışları değil, aynı zamanda geçen yılın aynı dönemindeki fiyat seviyesi de kritik olmaktadır. Örneğin önceki yılın aynı döneminde fiyatlar çok hızlı artmışsa, bu yıl fiyat artışları devam etse bile yıllık enflasyon rakamlarında düşüş görülebilir. Bunun aksi de mümkündür. Örneğin önceki yılın aynı döneminde çok düşük bir enflasyon rakamına denk geldiğinde, aylık enflasyon ılımlı seyretse bile yıllık enflasyonda yükselişler söz konusu olabilir. Bu nedenle yıllık enflasyondaki düşüş her zaman enflasyonun gerçekten yavaşladığı anlamına gelmeyebilir. Bu durum “baz etkisi” olarak adlandırılır ve yıllık enflasyonun yorumlanmasında en kritik unsurlardan biridir. Bu nedenle enflasyondaki gerçek eğilimi anlamak isteyen biri için aylık enflasyon ve çekirdek göstergeler, yıllık enflasyona kıyasla daha sağlıklı sinyaller sunar.
- On iki aylık ortalamalara göre değişim oranı; son 12 ayın ortalaması (X) ile bir önceki 12 ayın ortalamasının (Y) karşılaştırılmasıyla hesaplanır. (X / Y-1)*100 formülüyle on iki aylık ortalamalara göre değişim bulunur. (107,03 / 80,58 -1)*100 = 32,82
On iki aylık ortalamalara göre değişim ülkemizde yasal olarak kira artış oranını da belirleyen rakamdır. Kira kontrat süresinin dolduğu ay yukarıdaki hesap mantığı ile on iki aylık ortalamalara göre değişim hesaplanarak yasal kira artış oranı bulunmaktadır.
Ücret artışlarında ise genellikle yıllık enflasyon ya da altışar aylık enflasyon rakamları baz alınmaktadır. Bu çerçevede senede sadece bir kez maaş zammı alan bir çalışan ilgili aydaki yıllık enflasyonu baz alarak bir karşılaştırma yapabilir. Senede iki defa maaş zammı alan çalışan, emekli ya da memur ise altışar aylık dönemleri dikkate alarak zam oranı hakkında değerlendirme yapmalıdır. Örneğin temmuz ayında 6 aylık dönem için zam alan bir çalışan için ocak-haziran dönemi enflasyon oranı üzerinde bir rakam makul kabul edilebilir. Bu ilk 6 aylık dönem için yukarıda yer alan TÜFE tablomuzdaki
- (haziran endeks değeri / aralık endeks değeri -1)*100
formülü ile hesap edilebilir. Aynı çalışan yılsonunda bir kez daha maaş zammı alacak olursa,
- (aralık endeks değeri/haziran endeks değeri-1)*100
formülüyle belirlenen 6 aylık dönem enflasyonunu karşılaştırma ölçütü almalıdır. Bununla birlikte yalnızca geçmiş enflasyona bakarak yapılan ücret artışları, enflasyonun yüksek olduğu dönemlerde alım gücünü korumakta yetersiz kalabilir. Bu nedenle ücretlerde beklentiler ve gelecekteki enflasyon eğilimi de dikkate alınmalı ve dezavantajlı kesimler için bir refah payı eklenmelidir.
Bültenin ilerleyen bölümlerinde TÜFE yıllık değişim oranları (%) grafiksel olarak gösterilmektedir. Mart 2026 itibariyle Yıllık TÜFE’nin son iki yıllık seyri aşağıdaki şekildedir.

Bu grafiğin altında ise ana harcama gruplarının yıllık ve aylık olarak değişim oranları ve genel endeks değişimine katkıları verilmektedir.

Yukarıdaki tabloda yıllık TÜFE rakamı %30,87 olarak gösterilmiştir. Tablonun sol kısmında ana harcama gruplarında gerçekleşen yıllık fiyat artışları, sağ tarafta ise yıllık %30,87 olarak gerçekleşen TÜFE’ye hangi kalemin ne kadarlık katkı sağladığı görülmektedir. Örneğin “Gıda ve alkolsüz içecekler” kaleminde yıllık artış %32,36 olurken, bu artış %30,87 olarak gerçekleşen yıllık enflasyonun 8,25 puanını oluşturmuştur. Sağ taraftaki tüm katkıların puan olarak toplamı ise ilk satırda yer alan TÜFE rakamını vermektedir. Bu bölümün hemen altında aynı tablo aylık gerçekleşmeler olarak yer almaktadır.
Bültenin son bölümünde ise özel kapsamlı TÜFE göstergeleri ve değişim oranları (%) tablo olarak sunulmaktadır. Bu tablodaki veriler gıda, enerji, alkollü içecekler ve tütün gibi fiyatları dönemsel olarak oynaklık gösteren veya fiyatları kamu tarafından yönetilen kalemlerin manşet enflasyondan arındırılarak, fiyatlardaki kalıcı eğilimin ölçülmesini sağlar. Buradaki verilerin temel amacı, TCMB’nin para politikası ile doğrudan kontrol edemeyeceği geçici şokların etkisini çıkararak TCMB’nin para politikasının yönünü belirlemeye yardımcı olmaktır.

TÜFE bülteni yalnızca fiyatların ne kadar arttığını gösteren bir gösterge değildir. Burada bahsi geçen rakamların tamamı ekonominin sağlığına dair önemli sinyaller verirken, sadece manşet rakama odaklanmak eksik bir bakış açısı sunmaktadır. Rakamların ne anlattığını daha iyi yorumlayabilmek için aylık değişimler, yıllık oranlar, ana harcama gruplarının katkıları ve özel kapsamlı göstergeler birlikte değerlendirilmelidir.
Aylık enflasyon rakamları, fiyatlardaki güncel eğilimi anlamak açısından en önemli gösterge olmakla birlikte, enflasyonun hangi kalemlerden kaynaklandığını analiz etmek, fiyat artışlarının geçici mi yoksa kalıcı mı olduğunu ayırt etmek için ana ürün gruplarındaki değişimler ve özel kapsamlı göstergeler daha yakından analiz edilmelidir. Özellikle TCMB’nin para politikasının oluşumunda manşet rakamlardan ziyade buradaki ayrıntılar çok daha önemli olmaktadır. Açıklanan TÜFE bültenine bütüncül bir bakış açısıyla bakacak olursak, burada yer alan
- Aylık enflasyon: Fiyatlardaki güncel eğilimi
- Ana harcama grupları: Enflasyonun kaynağını
- Özel kapsamlı göstergeler: Enflasyon eğiliminin kalıcı olup olmadığını
gösterir. Yıllık enflasyon ise bir çok hesap için referans oluştursa da baz etkisi nedeniyle tek başına yanıltıcı olabilir.
Sonuç olarak, enflasyonu anlamak, açıklanan manşet rakamı bilmek değil; o rakamın neden oluştuğunu ve nereye gittiğini okuyabilmektir. Bunun için de aylık rakam, ana ürün grupları ve özel kapsamlı göstergeler önemli bir yere sahiptir. Bu nedenle enflasyonu anlayabilmek için sorulması gereken doğru soru “enflasyon kaç?” değil, “enflasyonu buraya getiren etkenler nelerdir ve enflasyon nereye gitmektedir?” olmalıdır.
Mart 2026 TÜFE Bültenine ulaşmak için TIKLAYINIZ…
Üzeyir DOĞAN
Enflasyon Nedir? TÜFE Nasıl Hesaplanır?
Bugün Türkiye’de bir sokak anketi yapsan ve “Türkiye’nin en önemli problemi nedir?” desen, muhtemelen cevaplarda

Enflasyon Nedir? TÜFE Nasıl Hesaplanır?
Bugün Türkiye’de bir sokak anketi yapsan ve “Türkiye’nin en önemli problemi nedir?” desen, muhtemelen cevaplarda ilk sırayı enflasyon alacaktır. Buna karşın “enflasyon nedir?” diye sorsan çok küçük bir kesim enflasyon tanımını yapabilecek, nasıl hesaplandığını sorsan cevap bulmak belki günler alacaktır. Benzer bir soruyu, geçmişte cari açığın çok büyük bir problem olarak algılandığı dönemlerde üniversitelerde verdiğim seminerlerde sormuş, cevap olarak da neredeyse hepsinde tek ses “cari açık” cevabını almıştım. Öğrencilerin Türkiye’nin sorununun ne olduğunu bilmesine sevinmekle birlikte, ülkemizin çok güzide üniversitelerinde cari açığın ne olduğunu tam anlamı ile bilen bir öğrenciyle karşılaşamamış olmak da bir o kadar üzmüştü. Bu nedenle bu kavramların ne olduğunun kitaplar dışına çıkarılarak belki de yüzde yüz netlikte olmasa bile daha basit bir dille anlatılması zarureti olduğunu düşünüyorum. Aksi takdirde bilgi olmadan ortaya çıkan fikir genellikle başkalarının bize dayattığı şeyler olmaktadır. Ne olduğunu, nasıl hesaplandığını bilmediğin bir rakamın sorun olduğunu bilmek, sana “Bu, büyük bir sorun!” diye yapılan diktelerin sonucudur. Bu her zaman doğru olmayabilir ve bilmeyen bir toplumun manipüle edilmesi çok daha kolaydır.
Enflasyon en temel tanımıyla, bir ekonomideki mal ve hizmetlerin fiyatlarında gözlenen sürekli ve genel kapsamlı artışı ifade eder. Tanımdan yola çıkarsak enflasyon,
- fiyat artışlarında bir süreklilik olmasını,
- tek tek ürün fiyatlarından ziyade ürünlerden oluşan sepette genel kapsamlı bir artış yaşanmasını
ifade eder. Dolayısıyla tek seferlik fiyat güncellemeleri ya da yalnızca belirli ürünlerde (örneğin ekmek veya benzin) yaşanan artışlar, tek başına enflasyon olarak değerlendirilmez. Ancak bu artışlar zamanla diğer ürünlere yayılırsa enflasyonist sürecin parçası haline gelebilir.
Enflasyon: Sadece fiyat artışı mı?
Hane halkının maruz kaldığı enflasyonu ölçen gösterge, Tüketici Fiyat Endeksi (TÜFE) olarak adlandırılmaktadır. TÜFE, hane halkının harcama alışkanlıkları dikkate alınarak oluşturulan bir ürün sepetinin (sepetin yapısı dönemsel olarak güncellenmekle birlikte, kısa vadede sabit kabul edilerek fiyat değişimleri ölçülür) ürünlerin fiyatlarındaki saf değişimden ne ölçüde etkilendiğini gösterir. Bu sepette yer alan ürünlerin fiyatlarının:
- Tamamı artabilir,
- Tamamı düşebilir,
- Ya da bazıları artarken bazıları düşebilir veya sabit kalabilir.
Burada önemli olan, bu değişimlerin ağırlıklı ortalama etkisidir.
Aşağıdaki tabloda 2026 yılı itibariyle TÜİK tarafından hesaplanan hane halkı harcamalarında yer alan ana kalemler ve bu harcama gruplarının toplam harcamalar içinde aldığı pay görülmektedir. Bu tabloya göre 2026 yılında hane halkının her 100 TL’lik harcamasının 24,44 TL’si gıda ve alkolsüz içeceklere ayrılmaktadır. Dikkat edilirse burada yapılan harcamalar esas alınmakta, hane halkının gelirinin ne olduğuna bakılmamaktadır.

Tabloda da görüldüğü üzere hane halkının harcamalarının neredeyse dörtte birlik kısmını gıda ve alkolsüz içecekler oluşturmaktadır. Bu nedenle bu kalemdeki değişim aylık enflasyon üzerinde de belirgin bir etkiye sahiptir. Bir örnekle açıklamak gerekirse
- gıda ve alkolsüz içecekler kaleminde aylık artışın %5 olduğu
- diğer tüm kalemlerde fiyatlarda hiçbir değişiklik olmadığı varsayımında
aylık TÜFE, 24,44 X 0,05 (gıda ve alkolsüz içecek ağırlığı X ilgili kalemdeki aylık % değişim oranı) 1,22 puan artmaktadır. Bu %5’lik artış sadece eğitim kaleminde gerçekleşseydi TÜFE 2,02*0,05 hesabından sadece 0,1 puan artacaktı. Buradan da görüldüğü üzere artışın hangi ürün grubunda olduğu ve ne oranda olduğu enflasyon rakamını belirlemektedir.
Aylık Enflasyon Nasıl Hesaplanır?
Aşağıdaki tabloda Şubat 2026 aylık TÜFE gerçekleşmesi görülmektedir. Tablodan gidecek olursak şubat ayında gıda ve alkolsüz içecekler kalemindeki ürünlerin ortalama fiyat artışı %6,89 olarak gerçekleşmiştir. Bu kalemin toplam TÜFE içindeki ağırlığı (24,44) ile değişim oranı (%6,89) çarpıldığında ortaya çıkan 1,68 bu kalemin aylık TÜFE’ye etkisini göstermektedir. Bu şekilde ortaya çıkan tüm kalemler toplandıktan sonra ortaya çıkan %2,89 kalemi ise TÜFE’nin şubat ayındaki aylık artış oranını vermektedir. Matematiksel olarak ifade edecek olursak TÜFE = Σ (Ağırlık × Fiyat Değişimi) olarak gösterilebilir.

Dikkat edilirse burada kalemler belirli bir grubun ya da zümrenin harcama alışkanlıklarını değil toplumun genel harcama alışkanlığını yansıtmaktadır. Bu nedenle TÜFE bireysel deneyime dayalı bir tecrübe, kanaat ya da yaşam maliyeti ile hesaplanabilecek bir gösterge değildir. Aksine TÜFE, ortalama tüketiciyi temsil eden istatistiksel bir göstergedir. Hissedilen enflasyonun ve enflasyon beklentilerinin farklılık göstermesinde bu sepetin içeriğinin ve ağırlıklarının kişiden kişiye değişmesi ve harcamaların farklı lokasyonlarda yapılması etkili olmaktadır.
Örneğin;
- Alkol ve tütün tüketen biri ile tüketmeyen birinin enflasyonu farklıdır.
- Küçük bir şehirde yaşayan biri ile İstanbul’da yaşayan birinin maruz kaldığı fiyat değişimleri de aynı değildir.
Örneğin bizim evde eşim, kızım, ben ve bir de Paşa isimli kedimiz bulunuyor. Enflasyon;
- Kızım için okul kantininde ve mahalle bakkalında satılan ürünlerin (o da sadece dikkatini çekenlerin) fiyatlarındaki değişimden oluşurken,
- Eşim için evde tükettiklerimiz, dışarıda yemek, hazır giyim, kozmetik vs ağırlık kazanıyor,
- Benim için dışarıda yemek, benzin ve faturalar ağırlığı oluşturmaktadır.
- Paşa içinse mama, ödül maması, kum sepetin ağırlığını oluşturmaktadır.
Yani bizim evde bile 4 ayrı enflasyon sepeti bulunurken bir de evimizin toplam ürün sepeti bulunmaktadır. Bunu genişletecek olursak sitede oturan 500 ayrı kişi, 100 ayrı daire, 3 ayrı blok ve 1 site için enflasyon hesabı çıkarmak mümkün. Bunu sokak, mahalle, ilçe, şehir, bölge, ülke ölçeğinde takip ettiğinizde birbirinden farklı ürün grupları ve farklı ağırlıkları olan milyonlarca enflasyon sepeti oluşturmak mümkün. Başta da ifade ettiğimiz gibi TÜFE, ülke genelinde hane halkı tüketim yapısı dikkate alınarak hesaplanan, tüm ülkeyi ve tüm gelir gruplarını kapsayan temsili bir yapıdır. Özelde seni, beni değil ama toplumun genel yapısını yansımaktadır.
Bir sonraki yazımızda Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) tarafından her ayın 3.’nde (tatil gününe denk gelmesi durumunda izleyen ilk iş günü) açıklanan aylık TÜFE Bülteni’ninde yer alan
- TÜFE endeksi
- Bir önceki aya göre değişim oranı
- Bir önceki yılın Aralık ayına göre değişim oranı
- Bir önceki yılın aynı ayına göre değişim oranı
- On iki aylık ortalamalara göre değişim oranı
gibi kavramlara ve bültenin bize ne anlatmak istediğine değineceğiz.
Üzeyir DOĞAN
Fiyat İstikrarı 4: “Enflasyon Yenilince Ne Olacak?”
Türk toplumunun çok büyük bir bölümü, fiyat istikrarının uzun süre korunduğu bir ekonomik dönemi tecrübe

Fiyat İstikrarı 4: “Enflasyon Yenilince Ne Olacak?”
Türk toplumunun çok büyük bir bölümü, fiyat istikrarının uzun süre korunduğu bir ekonomik dönemi tecrübe etmemiştir. Bu tecrübe eksikliği, fiyat istikrarının sağlayacağı faydaların yeterince anlaşılmamasının en önemli nedenlerinden biridir. Fiyat istikrarına ilişkin toplumsal bilincin yeterince gelişmemiş olması, ekonomi yönetiminde bulunan siyasetçi ve bürokratların bu hedef doğrultusunda karşılaştıkları ilk zorlukta politika değiştirmelerine güçlü bir toplumsal tepki oluşmamasına yol açmaktadır. Hatta çoğu zaman, kısa vadede fayda sağlayacağı düşünülen politikalar toplum tarafından destek görebilmektedir.
Rasyonel olmayan ücret artışları, erken emeklilik uygulamaları, lüks nitelik taşıyan kamu harcamaları, vergi afları, ekonomik imkânların üzerinde yatırım kararları ve kontrolsüz sosyal transferler bu eğilimin en belirgin örnekleri arasında sayılabilir. Bu tür beklentilerin en fazla arttığı dönemler ise doğal olarak seçim dönemleridir. Demokratik sistemler, doğaları gereği özellikle seçim dönemlerinde kamu harcamaları üzerinde siyasi baskı oluşturabilir. Özellikle demokratik olgunluğun ve kurumsal denetim mekanizmalarının yeterince yerleşmediği toplumlarda seçim dönemleri, mali disiplin üzerinde çok daha güçlü bir baskı yaratmaktadır. Normal koşullarda seçim dönemlerinin bıraktığı olumsuz etkiler zaman içinde telafi edilebilirken, kısa aralıklarla tekrarlanan seçimler kamu maliyesinde kalıcı bozulmalara neden olabilmektedir. Bozulan kamu maliyesi beraberinde fiyat istikrarını da bozmaktadır.
Fiyat istikrarı en çok da senin için gerekli
Fiyat istikrarı, bireylerin uzun vadeli plan yapabilmelerinin temel şartıdır. Düşük enflasyon ve buna paralel olarak oluşan düşük faiz oranları, uzun vadeli finansmana erişimi kolaylaştırır. Bu durum bireylerin çalışma hayatlarının erken dönemlerinde konut, araç gibi yüksek maliyetli varlıklara ulaşabilmelerini mümkün kılar.
Özellikle büyük şehirlerde kira düzeylerinin yüksek olması, barınma sorununu bireylerin ekonomik hayatındaki en belirleyici unsurlardan biri haline getirmektedir. Konut sahipliği ya da gelire oranla düşük kira yükü, bireyin ekonomik güvenliğini artırmakta ve hayatına ilişkin alternatif kararlar alabilmesini kolaylaştırmaktadır. Maslow’un hiyerarşiler piramidinde en alt katmanda yer alan barınma ve beslenme gibi temel ihtiyaçların karşılanamaması, bireyin daha üst düzey hedeflere yönelmesini zorlaştırmakta ve uzun yıllar boyunca yalnızca temel ihtiyaçlarını karşılamaya odaklanmasına neden olmaktadır.
Yüksek enflasyon ortamlarında uzun vadeli finansman imkânlarının sınırlı olması, özellikle çalışma hayatına yeni başlayan bireylerin konut ve araç gibi varlıklara ulaşma umutlarını zayıflatmaktadır. Bu durum tasarruf eğilimini azaltmakta, tüketim eğilimini ise artırmaktadır. Çalışarak ve tasarruf ederek hedeflerine ulaşamayacağını düşünen bireyler, çoğu zaman yüksek risk içeren spekülatif alanlara yönelmekte, bu da uzun vadede ekonomik kırılganlığı artırmaktadır. Bununla birlikte bu umutsuzluk toplumda gayri ahlaki ve gayri hukuki eylemlerin de artmasına neden olmaktadır.
Büyümede istikrar, istihdamda ve üretimde kalite
Enflasyonun düşmesi ve buna bağlı olarak faiz oranlarının gerilemesi, firmaların üretim faaliyetlerini genişletebilmeleri için gerekli finansmana daha kolay erişmelerini sağlar. Uygun maliyetli kredi imkânı, yatırımların artmasına; yatırımların artması ise üretim ve istihdamda büyümeye yol açar. Üretimdeki artış zaman içinde verimliliği ve kaliteyi de yükseltir.
Düşük enflasyon ortamı, tüketicilerin de uzun vadeli finansman gerektiren harcamalarını ertelemeden yapabilmelerine imkân tanır. Türkiye ekonomisinin geçmiş verileri incelendiğinde kredi büyümesi ile gayrisafi yurtiçi hasıla artışı arasında güçlü bir ilişki olduğu görülmektedir. Ancak bu ilişkinin sürdürülebilir olması, kredilerin üretken alanlara yönlendirilmesine bağlıdır. Popülist politikalarla yönlendirilen kredi genişlemeleri kısa vadeli büyüme sağlasa da, uzun vadede ekonomik istikrarı zayıflatmaktadır.
Fiyat istikrarının sağlanması, uzun vadeli yabancı sermaye girişlerini de kolaylaştırır. Doğrudan yatırımların artması, üretim kapasitesinin genişlemesine, teknolojik gelişmeye ve istihdam artışına katkı sağlar. Bu süreç, ekonomik büyümenin kalitesini yükseltirken aynı zamanda sürdürülebilirliğini de güçlendirir.
Yüksek enflasyonun en önemli sonuçlarından biri gelir dağılımındaki bozulmadır. Gelir adaletsizliğinin arttığı ortamlarda tüketiciler kalite yerine fiyat odaklı tercihler yapmaya yönelir. Bu durum üreticileri maliyetleri düşürmeye zorlar ve çoğu zaman daha düşük kaliteli ürünlerin piyasaya hâkim olmasına neden olur. Kısa vadede maliyet avantajı sağlansa da, uzun vadede bu eğilim ülke mallarına olan güveni zedeler ve uluslararası rekabet gücünü azaltır.
Fiyat istikrarı mali sektör ve kamu için de vazgeçilmez
Fiyat istikrarının sağlandığı bir ortamda ekonomik büyümenin daha istikrarlı hale gelmesi, kamunun vergi gelirlerini artırır ve dolaylı vergilere olan bağımlılığı azaltır. Aynı zamanda kamunun borçlanma ihtiyacı ve borçlanma maliyeti de önemli ölçüde düşer.
Kamunun finansman ihtiyacının azalması, özel sektörün finansmana daha uygun koşullarla erişmesini sağlar. Bu durum yatırım iştahını artırarak ekonomik büyümeye ilave katkı yapar. Kamu kesiminin piyasalardan daha az kaynak çekmesi, bankalar ve diğer finansal kurumların asli görevlerine dönmelerini ve reel sektörü daha etkin biçimde finanse etmelerini mümkün kılar.
Sağlıklı işleyen bir finansal sistem, uzun vadeli yatırımların artmasını, üretim kapasitesinin genişlemesini ve istihdamın güçlenmesini sağlar. Bu nedenle fiyat istikrarı yalnızca para politikasının değil, aynı zamanda sürdürülebilir büyümenin de temel şartıdır.
Fiyat istikrarı bir tercih değil zorunluluktur
Ekonomide sağlıklı bir döngünün kurulabilmesi ve sürdürülebilmesi için fiyat istikrarı ön koşuldur. Fiyat istikrarı sağlanmadan kalıcı büyüme, adil gelir dağılımı, güçlü finansal sistem ve yüksek üretim kalitesi elde edilemez.
Bu nedenle fiyat istikrarı, kısa vadeli büyüme hedefleri uğruna vazgeçilebilecek bir politika aracı değildir. Aksine, sürdürülebilir büyümenin ve toplumsal refahın temelidir.
Bu çerçevede fiyat istikrarının sağlanması, ekonomi yönetimi açısından yalnızca teknik bir hedef değil, aynı zamanda topluma karşı yerine getirilmesi gereken ahlaki bir sorumluluktur. Ekonomik istikrarın korunması, kısa vadeli siyasi kazançların değil, uzun vadeli toplumsal refahın gözetilmesini gerektirir.
Üzeyir DOĞAN
Serinin önceki yazıları:
Fiyat İstikrarı 1: “Kızılelma ve Psikolojik Güç”
Fiyat İstikrarı 2: “Enflasyonu düşürelim ama…”
Fiyat İstikrarı 3: “Enflasyondaki Atalet Nasıl Kırılır”
Fiyat İstikrarı 3: “Enflasyondaki Atalet Nasıl Kırılır”
Enflasyonla mücadeleyi zorlaştıran en önemli olgulardan biri toplumun neredeyse tamamının fiyat istikrarı ile henüz bir

Fiyat İstikrarı 3: “Enflasyondaki Atalet Nasıl Kırılır”
Enflasyonla mücadeleyi zorlaştıran en önemli olgulardan biri toplumun neredeyse tamamının fiyat istikrarı ile henüz bir tanışıklığının olmamasıdır. Sanayicisinden hizmet sektörüne, ihracatçısından ithalatçısına, çalışanından patronuna, finansçısından sokaktaki vatandaşa ve hatta emeklisinden evdeki Ayşe teyzeye kadar kısaca toplumun tamamının fiyat istikrarının kendilerine nasıl bir fayda sağlayacağını, yaşam standartlarını nasıl yükselteceğini henüz tecrübe etmemiş olması fiyat istikrarına gidecek yolda çok güçlü bir direnç oluşturmaktadır. Bu durum toplumun her kesiminin, orta ve uzun vadede daha sağlıklı günlere kavuşmaktan ziyade günü kurtaracak palyatif tedbirlere olan talebini artırmaktadır. İhracatçı kur artsın söyleminden öteye geçemezken, çalışan erken emeklilikle ikinci bir gelirin peşine düşmekte, ev sahibi kiracısının kirasını nasıl daha fazla artırabilirim arayışına girmektedir. Bu ve bunun gibi daha sayamadığımız binlerce gerekçe ile toplum, kısa vadede bireysel refahını artıracağını düşündüğü bu adımları, toplumun top yekûn kalkınmasının ön koşulu olan fiyat istikrarının sağlanmasından daha önemli görmektedir. Toplumun talebinin bu yönde şekillenmesi ise seçim zamanlarında politikacıları da bu arenaya çekmekte ve fiyat istikrarından daha da uzaklaşılmasına neden olmaktadır.
Enflasyon beklentilerinde kırılma şart
Fiyat istikrarına giden yoldaki en önemli engellerden biri de uzun süredir yaşanılan enflasyon ortamının, gelecek planlaması üzerinde de otomatik etkilerinin oluşması yani enflasyonun atalet kazanmasındır. Gelecekte de enflasyon olacağı beklentisi hatta daha dramatiği hedeflenen enflasyon rakamlarının tutturulamayacağına yönelik ön kabul, fiyatların normalin üzerinde artmasına neden olmaktadır. Bu ataleti kırmanın yolu toplumsal bir uzlaşı ile gerçekleşeceğine inanılacak bir enflasyon hedefi ortaya koymak ve toplumun geçmişe yönelik endeksleme alışkanlığını kırmaktan geçmektedir. Önceki yazımızda da bahsettiğimiz üzere “Toplumsal Uzlaşı” ve “Güven” olmadan bunun sağlanabilmesi maalesef çok mümkün değildir. Bugün başta TCMB olmak üzere ilgili kurum ve kuruluşların aldığı önlemlere rağmen enflasyonda arzu edilen kadar bir düşüş yaşanmaması, toplumun hedeflere inanmaması ve enflasyon beklentilerinin kırılamaması kaynaklıdır. Toplumun enflasyon beklentilerinin, belirlenen hedeflerle hızlı bir şekilde uyum sağlaması, enflasyonun kendisinin de hedeflere hızlı bir şekilde ulaşmasını sağlayacaktır. O halde gerek hane halı gerekse reel sektör enflasyon beklentilerinin, finansal kesimde olduğu gibi enflasyon tahminlerine yakınsaması için ekstra bir iletişim çabası gerekmektedir.
Amasız lakinsiz yeni bir rota
Türkiye onlarca yıldır devam eden kronik bir enflasyon sorunuyla karşı karşıyadır. Bu dönemeler içinde nispeten daha düşük oranlı enflasyon rakamlarına ulaşılmış olsa da enflasyonu buralarda tutabilmek çok mümkün olmamış, kitabi tabirle fiyat istikrarı olarak nitelendirebileceğimiz bir dönem yaşanmamıştır. Düşük enflasyon döneminin devam ettirilememesinde önemli nedenlerden biri de dezenflasyon sürecinde uygulanan politikaların kısa vadede toplumu yormasıdır. Bu sürecin uzaması bıkkınlığı da beraberinde getirmektedir. Yukarıda da bahsettiğimiz gibi toplumun fiyat istikrarının ne gibi faydalar sağlayacağını henüz tecrübe etmemiş olması, bu yoldan sapma getirecek kısa vadeli politikalara prim vermesine neden olmaktadır. Bunun neticesinde politika oluşturulmasında “fiyat istikrarını sağlayalım ama …” yaklaşımı çok hızlı kabul görmekte ve devreye girmektedir. “Enflasyonu düşürelim ama büyümeyi de ihmal etmeyelim”, “enflasyonu düşürelim ama ihracatı da desteklemek lazım”, “enflasyonu düşürelim ama bankacılık sistemini de rahatlatalım”, “enflasyonu düşürelim ama istihdamda bozulma olmasın”, “enflasyonu düşürelim ama kamuda itibardan tasarruf etmeyelim”, “enflasyonu düşürelim ama şu kesimlerin refahı da bozulmasın” gibi fiyat istikrarı ile çelişen politikalar öncelikli hale gelmektedir. Çünkü ekonomideki kalıcı istikrarın fiyat istikrarına bağlı olduğu ve fiyat istikrarının günlük politikalara bırakılamayacak kadar önemli bir konu olduğu henüz tam olarak idrak edilememiştir. Bu nedenle topluma belki de daha uzun zamana yayılan ama fiyat istikrarına gidilen yolun nimetlerinden de faydalandığı yeni bir rota çizmek faydalı olacaktır.
Enflasyonla mücadele tek bir kurumun uhdesinde değildir
Politik ve psikolojik sebeplerinin yanında enflasyonda katılığa sebep olan yapısal sorunlar da bulunmaktadır. Enflasyonla mücadelenin tek bir kurumun uhdesinde olmadığı, bunun bir toplumsal mutabakat gerektirdiği unutulmamalıdır. Enflasyonla mücadelede toplumun desteğini almadan önce para politikası, mali politikalar ve yapısal reformalar olarak üç bacağın fiyat istikrarına giden yol konusunda mutabakata varması ve politikaların eş günüm halinde yürütülmesi esastır. Bunlardan birinin ya da bir kaçının aksaması hedefe odaklanan bacağı da sakatlamaktadır.
Koordinasyon ve hesap verilebilirlik önemli
Fiyat istikrarı bahsettiğimiz kadar önemli bir olgu ise ülkeyi bu sürece götürecek, gündelik siyasetin dışında kalarak odağı fiyat istikrarı olacak bağımsız bir merkez bankası ve para politikası öncelik olmakla birlikte bağımsız bir merkez bankası ve para politikası bahsettiğimiz bu üç bacaktan sadece biridir. Diğer iki bacağın kısalması ya da uzaması masanın dengesini bozmaktadır. Son dönemde hedeflerin ıskalanmasında bu durumun etkileri görülmektedir. Bu nedenle mali politikaların ve yapısal reformların (meclis bacağı) da merkez bankasını amasız lakinsiz desteklemesi esastır. Özellikle enflasyonun temel sebebi para politikasından bağımsız gerçekleşen gıda, sağlık, eğitim, barınma ve enerji fiyatları gibi alanlar ise buralarda fiyat dalgalanmasını en aza indirerek fiyat istikrarını destekleyecek yapısal reformlara ağırlık verilmeli, bu alanlarla ilgili paydaşların gerekirse TCMB gibi (enflasyon raporu sunumları gibi) kamuoyuna hesap verecekleri bir platform oluşturulmalıdır.
Bu serinin son yazısında enflasyonu yenince ne olacağına değineceğiz.
Üzeyir DOĞAN
Serinin önceki yazılarına aşağıdaki başlıklar aracılığıyla erişebilirsiniz.
Fiyat İstikrarı 2: “Enflasyonu düşürelim ama…”
Bir toplumu tahrip etmenin en etkili yolu, o toplumun parasını tahrip etmektir. (Lenin’e atfen W.

Fiyat İstikrarı 2: “Enflasyonu düşürelim ama…”
Bir toplumu tahrip etmenin en etkili yolu, o toplumun parasını tahrip etmektir. (Lenin’e atfen W. Eucken)
Yüksek enflasyon başka bir tabirle fiyat istikrarının sağlanamayışı; yatırımdan istihdama, rekabetten ahlaka, gelir dağılımından sosyal adalete ve politik istikrara kadar toplumun her kesimini etkileyecek alanlarda ciddi bir erozyona sebep olmaktadır. Bu konuları açarak konuşacağız ama en sonda söyleyeceğimizi en başta söyleyerek işe başlayalım. Enflasyonla mücadele sadece yasalarla ilgili birimlere verilen bir siyasi, hukuki ve ekonomik olgu olarak algılanmamalı, bunun topluma karşı bir ahlaki sorumluluk olduğu da unutulmamalı, her ne pahasına olursa olsun bu hedeften sapılmamalıdır. Bugüne kadar bu hedefe ulaşılamamamızın arkasında gerek politikaların oluşturulmasında gerekse uygulama safhasında, “enflasyonu düşürelim ama…” şeklinde başlayan cümleler etkili olmuştur. Buradaki “ama”larla başlayan cümleler, günü kurtarsa da orta ve uzun vadede ağır tahribatlar oluşturmuştur. Bu nedenle fiyat istikrarı için öncelikle “ama”ların “lakin”lerin bir kenara bırakılması şarttır.
Yüksek enflasyon yatırım ortamını bozarken, büyümede ve dolayısıyla istihdamda büyük dalgalanmalara neden olmaktadır. Enflasyonun büyüme için itici güç olduğu yaklaşımı çok çok kısa vadede kabul edilebilir olsa da yüksek enflasyon orta ve uzun vadede yatırımların azalmasına, teknolojide ve dolayısıyla uluslararası rekabette geride kalmaya, verimliliğin düşmesine ve devamında istihdam kayıplarına neden olmaktadır. Bunun temel sebebi yatırımcıların birikimlerini enflasyondan korumak amacıyla yatırım yerine üretken olmayan gayrimenkul, yabancı para, altın vs. gibi alanlara kaydırmasıdır. Bu durum işgücü piyasasının da etkin çalışmasını engeller. İstikrarlı olmayan bir ekonomik ortamda, çalışmak isteyenler, hele vasıfsız iseler, geç iş bulur buldukları işleri erken kaybederler. Ekonomilerin büyümesinin ve rekabet avantajı sağlamalarının temel kaynağı ise ekonomideki verimlik artışıdır. Bunun için de yatırımda ve teknolojide geride kalmamak adına süreklilik arz eden bir yatırıma ihtiyaç vardır. Süreklilik arz edecek bir yatırım içinse, fiyat istikrarına başka bir ifade ile düşük enflasyon oranlarına ulaşmak ve orada kalabilmek ön koşuldur. Fiyat istikrarının sağlanabilmesi içinse iki hususa ihtiyaç vardır. Bunlar, “toplumsal uzlaşı” ve “güven”dir. Maalesef gömleğin ilk iki düğmesi olan her iki konuda da ciddi eksikliğimiz bulunmaktadır.
Kronik enflasyon, sadece ekonomik anlamda büyüme oranlarına değil büyümenin niteliğine de zarar vermiştir. Zaman içinde üretilen ürünlerin kalitesinde, pazarlanmasında ve verilen hizmetlerin niteliğinde enflasyonun yarattığı aşınma görülmektedir. Bu koşulların sonucu olarak, yapılan çalışmalarda görüldüğü üzere, sadece döviz kuru ve faiz oranlarının gelişimi gibi ekonomik büyüklüklerle açıklanamayan bir şekilde, uluslararası piyasalardaki rekabet gücümüz son yıllarda sürekli gerilemiştir.
Yüksek enflasyon zaman içinde alım gücünü eritirken, tüketici davranışlarında da tahribata yol açmaktadır. Tüketicinin ürün tercihindeki kalitenin, içeriğin ve sağlığın yerini fiyatlar almakta bu da merdiven altı ya da düşük maliyet esaslı üretim kanallarının artmasına ve toplum sağlığının tehdit edilmesine ve Türk malı imajının bozulmasına neden olmaktadır.
Yüksek enflasyonun makroekonomik veriler üzerindeki etkisinin yanında sosyal adalet ve gelir dağılımı üzerinde de yıkıcı etkileri bulunmaktadır. Enflasyon gelir ve servet dağılımındaki adaleti tahrip ederken, bu tahribattan en fazla finansal olarak kendini koruma şansı az olan sabit gelirli kesimler etkilenmektedir. Bu nedenle özellikle bu kesimin fiyat istikrarını sağlamaya yönelik politikalara sahip çıkması gerekmektedir. Ancak çoğunlukla bu kesim, “kurun seviyesi burası değil”, “reel sektör zor durumda”, “bu politikalar devam ederse yıkılırız tükeniriz” serzenişlerini en fazla dile getiren kesim olmaktadır. Evet, enflasyonla mücadelenin zorlukları vardır ancak bu zorluklar yüksek enflasyonun özellikle bu kesim üzerinde oluşturduğu tahribat göz önünde bulundurulduğunda katlanılması gereken çilelerdir. Eleştirilmesi gereken enflasyonla mücadele için atılan adımlar değil, geçmişte enflasyonu yükselten politikalar ve uygulamalardır.
Unutulmamalı ki, yüksek enflasyon toplumdaki geleceğe yönelik güven duygusunu zedeler, insanların bugünleri ve gelecekleri ile ilgili bu belirsizlik güvensizlik ortamı yaratır. Nitekim son yıllarda maruz kalınan yüksek enflasyon toplumun geleceğine yönelik endişelerini artırmış, ev, araba, evlilik gibi doğal arzu ve istekler özellikle genç kesim için Kaf Dağı’nın ardına atılmıştır. Bunda enflasyonun sonucu olan yüksek faizlerin, uzun vadeli finansman ihtiyacı gerektiren bu gibi harcamaların önkoşulu niteliğindeki kredi piyasalarının gelişmesini ve tüketicilerin uzun vadelerde makul şartlarda kredi sağlamasını engellemesi ana faktördür. Enflasyon düşmeden uzun vadeli ve uygun maliyetli kredilerin verilmesi ise kredi çekemeyen ya da daha düşük tutarlı kredi çekenden, yüksek tutarlı kredi çekene doğru bir servet transferine neden olmaktadır. Ülkemizde bu durum 15 Temmuz darbe girişimi sonrası ve pandemi döneminde yaşanmış bir olgudur.
Özetle, enflasyonist ortamda istikrarlı bir büyüme ve istihdam piyasası sağlanamadığı gibi kaynak aktarımının paydaşlar arasında adil olması da sağlanamaz. Bu adaletsizlikten en fazla etkilenen ise sanılanın aksine patronlar ya da üst gelir grubu değil, gelir düzeyi en aşağıda olan kesimdir. Bu nedenle özellikle bu kesimin fiyat istikrarı için uygulanan politikalara zorlukları olsa da sıkı sıkıya sarılması elzemdir. Ülkemizdeki bozuk gelir dağılımının ve alım gücündeki erimenin başta gelen nedeni uzun yıllardır fiyat istikrarının sağlanmamış olmasıdır. Bu nedenle fiyat istikrarının sağlanması başta dar ve orta gelirliler olmak üzere toplumun tamamı için, sadece ekonomik bir olgu değil aynı zamanda bu konuda sorumluluğu olanlar için topluma karşı ahlaki bir yükümlülüktür. Dolayısıyla, orta ve uzun vadede fiyat istikrarı hiçbir şey, özellikle de büyüme uğruna vazgeçilebilecek bir olgu değildir.
Serinin ilk yazısı olan Fiyat İstikrarı 1: “Kızılelma ve Psikolojik Güç” yazısına BURADAN ulaşabilirsiniz.
Üzeyir DOĞAN
Fiyat İstikrarı 1: “Kızılelma ve Psikolojik Güç”
Kızılelma neresi? Bu soruya daima somut cevap arayanlar onu Türk ordusunun fethedeceği yerler olarak gösterdiler.

Fiyat İstikrarı 1: “Kızılelma ve Psikolojik Güç”
Kızılelma neresi? Bu soruya daima somut cevap arayanlar onu Türk ordusunun fethedeceği yerler olarak gösterdiler. Bu yüzden bazen Beç (Viyana), Roma, Budin, Belgrad, Uyvar gibi şehirler, bazen de bu şehirlerdeki büyük kiliseler Kızılelma sayıldı. Aslında Kızılelma batı ufkunda güneş her nereden batıyorsa işte tam orasıydı. XVI. Yüzyılda Türk akıncıları oraya kadar korkusuzca gideceklerine inanıyor, Türk orduları Kızılelma’nın fethini sıradan bir zafer gibi görüyorlardı. Bu yüksek bir psikolojik güç demekti. Ve askerlerin dilinde tam bir meydan okuma aracına dönüşmüştü. (KIZILELMA Türk cihan Hakimiyeti Ülküsü / Tufan Gündüz)
Kızılelma aslında bir hedefi ve amacı simgelemektedir. Bazen ulaşılması gereken bir yer ya da hedef, bazen fethedilmesi gereken bir bölge, kimi zaman bir devlet kurma ve hatta cihan hakimiyeti ideali, kimi zaman da Türk birliği ideali olmuştur Kızılelma. En büyük özelliği ise hiçbir zaman son durak olmamasıdır.
Kızılelma ülküsünün verdiği yüksek psikolojik güç, tarihte hedefteki ilk Kızılelma’ya ulaşılmasını kolaylaştıran ana etken olmuştur. Bugün ekonomik olarak hedefe koyduğumuz Kızılelma’ya giden yolda zorlanmamıza neden olansa bu yüksek psikolojik gücü bir türlü arkamıza alamayışımızdır.
Gelelim bugünkü Kızılelma’mız olan “Fiyat İstikrarı”na. Fiyat istikrarı; en basit tabiriyle düşük enflasyon oranına ulaşmak ve o oranı sürdürmek olarak tanımlanabilir. Peki, düşükten kasıt nedir ve her toplum için benzer oranları mı ifade etmektedir? Kitabi tanımda bu “düşüklük”; insanların yatırım, tüketim ve tasarrufa yönelik kararlarında dikkate almaya gerek duymadıkları ölçüde düşük bir enflasyon oranını ifade eder. Dünyada gelişmiş ülkelerde bu oran yüzde 2-3 gibi rakamları ifade ederken, Türkiye’de TCMB bu oranı %5 olarak baz almakta ve Kızılelması’nı oraya asmaktadır. Bununla birlikte bu hedefe ulaşılamayan her yıl, psikolojik gücün biraz daha kaybedilmesine ve hatta zaman zaman psikolojik çöküşe neden olmuş, ortaya konan hedeflerin daha ilk baştan yakalanamayacağı algısını beraberinde getirmiştir. Bu uzak hedefin bugün de Türk halkı tarafından idrak edildiğini ve sahiplenildiğini söyleyemiyoruz.
Bugün bu uzak hedef yerine önümüzdeki 3 yıl için ara hedefler koyarak ilerliyor, sonrası için yüzde %5’lik hedefi arzuluyoruz. Ancak ara hedeflerin yanında bir de tahmin aralığı koyuyoruz ki bu aralık, 2025 yılında olduğu gibi, yıl içinde ara hedefin dışında da kalabiliyor.

2026 yılının ilk Enflasyon Raporu sunumunda yer alan yukarıdaki grafikte de görüldüğü üzere 2026 için ara hedef %16 (tahmin aralığı %15-%21), 2027 yılı için ara hedef %9 (tahmin aralığı %6-%12) ve 2028 içinde ara hedef %8 olarak belirlenmiş durumda. Bu üç yılın ardından %5 olan ana hedefe ulaşmak istenmektedir.
Osmanlı İmparatorluğu’nun uzun vadeli Kızılelma’sı olan Cihan Hâkimiyeti yolunda hızla ilerlemesi, toprağını genişleterek üç kıtaya yayılması, fetihlerin yeni fetihlerin kapısını açması ulaşılan Kızılelma’ların verdiği psikolojik üstünlüğün getirdiği güçtür. Ta ki bu güç II. Viyana Kuşatması sonrası yerini bozguna bırakmış ve devamında 1699 yılında Karlofça Antlaşması ile ilk büyük toprak kaybı gerçekleşmiştir. Bu anlaşma sadece bir toprak kaybı olmamış aynı zamanda psikolojik gücün de kaybedilmesine neden olmuş ve Osmanlı İmparatorluğu bu antlaşma ile gerileme dönemine girmiştir.
Türkiye’de yaklaşık son 50 yıllık döneminde hedef olarak ortaya konulan enflasyon rakamının yakalanamaması, bu psikolojik gücün bir türlü arkaya alınamamasına ve konulan her hedefe kuşkuyla bakılmasına neden olmuştur. Yani daha yolun başında bozguna uğranmış ve bir sonraki hedefte de bozguna uğranılacağı peşinen kabul edilerek, yıllar birbirini takip etmiştir. Bu nedenle Türkiye’nin enflasyonla mücadelesinde başarıya ulaşması için öncelikle ulaşılabilir bir yakın hedefe, ekonominin tüm aktörlerini içine alacak güçlü bir iradeye ve bu iradenin tüm paydaşlar (kamu, reel sektör, finansal kesim ve halk) tarafından görülmesi sağlanarak, toplumun sonraki hedefin de tutturulabileceğine inandırılması gerekmektedir. Tarihten rol çalacak olursak, bu kötü gidişin ardından psikolojik gücün tekrar ele geçirilebilmesi ve yeni bir dönemin başlayabilesi için enflasyon canavarına karşı bir Çanakkale Zaferi’ne ihtiyaç vardır.
Özetle enflasyonla mücadele ve fiyat istikrarını sağlama yolculuğunda toplumun desteğini ve bu mücadeleye inancını artırmak için öncelikle asla ve asla taviz verilmeyerek ve daha önemlisi gerçekleştirilebilecek hedeflere ihtiyaç vardır. Bunun için öncelikle belirlenecek hedefte batılı normları bir kenara bırakarak, yakın geleceği kapsayacak şekilde, Türkiye’de insanların yatırım, tüketim ve tasarrufa yönelik kararlarında dikkate almaya gerek duymadıkları ölçüde düşük olarak atfedilecek enflasyon oranının ne olduğu üzerine yeniden çalışılmalıdır. Bu oran bilimsel bir çalışmaya dayanmamakla birlikte benim gözümde yüksek tek haneli ve düşük çift haneli enflasyon rakamlarını kapsamaktadır. Bu hedefe ulaşıldıktan sonra tüm aktörlerin bu bölgeyi sindirmesinin ardından daha uzun vadeli hedefler gündeme getirilebilir. Nitekim fiyat istikrarı, düşük enflasyona ulaşmak kadar bunu sürdürebilmeyi de kapsamaktadır. Türkiye için son 50 yılı konuşuyor olsak da yaklaşık 400 yıl önce “Akça” denilen para birimindeki gümüş oranının azaltılmasıyla baş gösteren ilk büyük enflasyon, özellikle 1912 Balkan harbinden sonra genlerimize kalıcı olarak işlemiş oldu. Bu 400 yılın hafızasını birkaç yılda silmenin çok kolay olmayacağını da göz önünde bulundurmak gerekli. Hedefi yeniden belirlemekle, birlikte bu hedeflerin ekonomik aktörlerin tamamı tarafından amasız ve lakinsiz kabulü esastır. Ortaya konan hedeflerin ve iradenin toplumda karşılık bulabilmesi adına da tüm aktörlerin (sadece TCMB değil) “iletişim” kanallarının beklentiyi oluşturmada/yönetmede yetersiz kaldığı alanları tespit edip, kuvvetli bir beklenti yönetimi çalışması yapılmalıdır. .
** Fiyat istikrarının neden bu kadar önemli olduğunu da bir sonraki yazımıza bırakıyoruz…
Üzeyir DOĞAN
Arşivler
- Nisan 2026 (4)
- Mart 2026 (4)
