Bir toplumu tahrip etmenin en etkili yolu, o toplumun parasını tahrip etmektir. (Lenin’e atfen W. Eucken)
Yüksek enflasyon başka bir tabirle fiyat istikrarının sağlanamayışı; yatırımdan istihdama, rekabetten ahlaka, gelir dağılımından sosyal adalete ve politik istikrara kadar toplumun her kesimini etkileyecek alanlarda ciddi bir erozyona sebep olmaktadır. Bu konuları açarak konuşacağız ama en sonda söyleyeceğimizi en başta söyleyerek işe başlayalım. Enflasyonla mücadele sadece yasalarla ilgili birimlere verilen bir siyasi, hukuki ve ekonomik olgu olarak algılanmamalı, bunun topluma karşı bir ahlaki sorumluluk olduğu da unutulmamalı, her ne pahasına olursa olsun bu hedeften sapılmamalıdır. Bugüne kadar bu hedefe ulaşılamamamızın arkasında gerek politikaların oluşturulmasında gerekse uygulama safhasında, “enflasyonu düşürelim ama…” şeklinde başlayan cümleler etkili olmuştur. Buradaki “ama”larla başlayan cümleler, günü kurtarsa da orta ve uzun vadede ağır tahribatlar oluşturmuştur. Bu nedenle fiyat istikrarı için öncelikle “ama”ların “lakin”lerin bir kenara bırakılması şarttır.
Yüksek enflasyon yatırım ortamını bozarken, büyümede ve dolayısıyla istihdamda büyük dalgalanmalara neden olmaktadır. Enflasyonun büyüme için itici güç olduğu yaklaşımı çok çok kısa vadede kabul edilebilir olsa da yüksek enflasyon orta ve uzun vadede yatırımların azalmasına, teknolojide ve dolayısıyla uluslararası rekabette geride kalmaya, verimliliğin düşmesine ve devamında istihdam kayıplarına neden olmaktadır. Bunun temel sebebi yatırımcıların birikimlerini enflasyondan korumak amacıyla yatırım yerine üretken olmayan gayrimenkul, yabancı para, altın vs. gibi alanlara kaydırmasıdır. Bu durum işgücü piyasasının da etkin çalışmasını engeller. İstikrarlı olmayan bir ekonomik ortamda, çalışmak isteyenler, hele vasıfsız iseler, geç iş bulur buldukları işleri erken kaybederler. Ekonomilerin büyümesinin ve rekabet avantajı sağlamalarının temel kaynağı ise ekonomideki verimlik artışıdır. Bunun için de yatırımda ve teknolojide geride kalmamak adına süreklilik arz eden bir yatırıma ihtiyaç vardır. Süreklilik arz edecek bir yatırım içinse, fiyat istikrarına başka bir ifade ile düşük enflasyon oranlarına ulaşmak ve orada kalabilmek ön koşuldur. Fiyat istikrarının sağlanabilmesi içinse iki hususa ihtiyaç vardır. Bunlar, “toplumsal uzlaşı” ve “güven”dir. Maalesef gömleğin ilk iki düğmesi olan her iki konuda da ciddi eksikliğimiz bulunmaktadır.
Kronik enflasyon, sadece ekonomik anlamda büyüme oranlarına değil büyümenin niteliğine de zarar vermiştir. Zaman içinde üretilen ürünlerin kalitesinde, pazarlanmasında ve verilen hizmetlerin niteliğinde enflasyonun yarattığı aşınma görülmektedir. Bu koşulların sonucu olarak, yapılan çalışmalarda görüldüğü üzere, sadece döviz kuru ve faiz oranlarının gelişimi gibi ekonomik büyüklüklerle açıklanamayan bir şekilde, uluslararası piyasalardaki rekabet gücümüz son yıllarda sürekli gerilemiştir.
Yüksek enflasyon zaman içinde alım gücünü eritirken, tüketici davranışlarında da tahribata yol açmaktadır. Tüketicinin ürün tercihindeki kalitenin, içeriğin ve sağlığın yerini fiyatlar almakta bu da merdiven altı ya da düşük maliyet esaslı üretim kanallarının artmasına ve toplum sağlığının tehdit edilmesine ve Türk malı imajının bozulmasına neden olmaktadır.
Yüksek enflasyonun makroekonomik veriler üzerindeki etkisinin yanında sosyal adalet ve gelir dağılımı üzerinde de yıkıcı etkileri bulunmaktadır. Enflasyon gelir ve servet dağılımındaki adaleti tahrip ederken, bu tahribattan en fazla finansal olarak kendini koruma şansı az olan sabit gelirli kesimler etkilenmektedir. Bu nedenle özellikle bu kesimin fiyat istikrarını sağlamaya yönelik politikalara sahip çıkması gerekmektedir. Ancak çoğunlukla bu kesim, “kurun seviyesi burası değil”, “reel sektör zor durumda”, “bu politikalar devam ederse yıkılırız tükeniriz” serzenişlerini en fazla dile getiren kesim olmaktadır. Evet, enflasyonla mücadelenin zorlukları vardır ancak bu zorluklar yüksek enflasyonun özellikle bu kesim üzerinde oluşturduğu tahribat göz önünde bulundurulduğunda katlanılması gereken çilelerdir. Eleştirilmesi gereken enflasyonla mücadele için atılan adımlar değil, geçmişte enflasyonu yükselten politikalar ve uygulamalardır.
Unutulmamalı ki, yüksek enflasyon toplumdaki geleceğe yönelik güven duygusunu zedeler, insanların bugünleri ve gelecekleri ile ilgili bu belirsizlik güvensizlik ortamı yaratır. Nitekim son yıllarda maruz kalınan yüksek enflasyon toplumun geleceğine yönelik endişelerini artırmış, ev, araba, evlilik gibi doğal arzu ve istekler özellikle genç kesim için Kaf Dağı’nın ardına atılmıştır. Bunda enflasyonun sonucu olan yüksek faizlerin, uzun vadeli finansman ihtiyacı gerektiren bu gibi harcamaların önkoşulu niteliğindeki kredi piyasalarının gelişmesini ve tüketicilerin uzun vadelerde makul şartlarda kredi sağlamasını engellemesi ana faktördür. Enflasyon düşmeden uzun vadeli ve uygun maliyetli kredilerin verilmesi ise kredi çekemeyen ya da daha düşük tutarlı kredi çekenden, yüksek tutarlı kredi çekene doğru bir servet transferine neden olmaktadır. Ülkemizde bu durum 15 Temmuz darbe girişimi sonrası ve pandemi döneminde yaşanmış bir olgudur.
Özetle, enflasyonist ortamda istikrarlı bir büyüme ve istihdam piyasası sağlanamadığı gibi kaynak aktarımının paydaşlar arasında adil olması da sağlanamaz. Bu adaletsizlikten en fazla etkilenen ise sanılanın aksine patronlar ya da üst gelir grubu değil, gelir düzeyi en aşağıda olan kesimdir. Bu nedenle özellikle bu kesimin fiyat istikrarı için uygulanan politikalara zorlukları olsa da sıkı sıkıya sarılması elzemdir. Ülkemizdeki bozuk gelir dağılımının ve alım gücündeki erimenin başta gelen nedeni uzun yıllardır fiyat istikrarının sağlanmamış olmasıdır. Bu nedenle fiyat istikrarının sağlanması başta dar ve orta gelirliler olmak üzere toplumun tamamı için, sadece ekonomik bir olgu değil aynı zamanda bu konuda sorumluluğu olanlar için topluma karşı ahlaki bir yükümlülüktür. Dolayısıyla, orta ve uzun vadede fiyat istikrarı hiçbir şey, özellikle de büyüme uğruna vazgeçilebilecek bir olgu değildir.
Serinin ilk yazısı olan Fiyat İstikrarı 1: “Kızılelma ve Psikolojik Güç” yazısına BURADAN ulaşabilirsiniz.
Üzeyir DOĞAN

